ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

1984 – George ORWEL

1984 – George ORWEL

Screen shot 2012-12-30 at 11.35.14 PM

İngiliz edebiyatçı ve aynı zamanda ‘siyaset düşünürü’ diyebileceğimiz kadar da siyasetle hem teorik hem de eylemsel bazda ilgilenen George Orwell’in 1948 tarihinde bitirmiş olduğu 1984 adlı romanı, yazarın tüm düşünce ve edebi yetkinliğinin artık son sınırı niteliğindedir. Her kurgu metin gibi bu roman da içinden çıkılan şartlardan beslenmiştir fakat zamana yayılan bir gerçekliğe sahiptir; o da modern zamanların olgusu olan ve en katı haliyle bir devlet egemenliği altında bulunan birey’in yaşayabilme sorunudur. Orwell, içinde bulunduğu dünyanın karanlık tarafını, faşizan, totaliter ve otoriter yanını en uç noktaya taşıyarak, geleceğe bir ışık tutmak istemiş gibidir.

Kırkyedi yıllık ömrünün son bulmasından sadece iki yıl önce bitirebildiği, edebiyat bakımından da büyük olan bu eserde Orwell, bugün artık kullanılma sıklığından dolayı pek garipsenmeyen, herşeyi gözetleyen Büyük Birader ve “düşünce suçu” gibi kavramların da belki de mucididir. Sadece bu da değil. Totaliter ve otoriter bir devlet düzenin oluşma sebebini, işleyişini ve amacını başarıyla sorgulamıştır. Buna göre insanlık en temelde üç sınıfa ayrılır. Alt, orta ve üst sınıf. Üst sınıf, mülkiyeti ve iktidarı elinde tutan sınıftır. Amaç her zaman ‘iktidar olmak’ olduğuna göre, üst sınıf, iktidarda kalmaya çalışırken, orta sınıf ta yanına alt sınıfı alarak üst sınıfı devirme, dolaysıyla iktidara yükselme çabası içinde olacaktır. Hemen bütün devrimleri bu noktada toplar yazar. Eski orta sınıf, yeni üst sınıf olurken, eski üst sınıf orta sınıfa geriler; alt sınıf ise figüran olarak kalmaya devam eder. Elbette küçük kopmalar ve yer değiştirmelerin görülmesi doğaldır ve fakat bu ana işleyiş mutlaktır. Kısacası, sınıflar sürekli olarak bir üst mertebeye çıkmak için çabalar ve nihai mertebe iktidar olmaktır. İktidar olgusunun en vahşi hali de, totaliter ve otoriter bir görüşün, bir partinin devlet haline gelmesi ve herşeyi kontrol altında tutma yönünde gösterdiği akılalmaz zulüm boyutundaki uygulamalarıdır. Romanda her ne kadar, yazarın içerden bir bakışla eleşitiriye tabi tuttuğu Stalin Sosyalizmi ön plana çıkıyor gibi görünse de (çünkü Orwell muhalif bir sosyalisttir ve bu yöndeki asıl yergisini de Hayvan Çifliği’nde yapmıştır), daha önceden eleştirdiği İspanya Sosyalizmi ve olgusal olarak Alman ve İtalyan faşizminin de gölgelerini görmek mümkündür. Esasında Orwell, bir olayı değil, bir olguyu göstermek istemiştir; o da totaliter yapının doğası.

Orwell’in bu karanlık dünyası distopyasında üç büyük devletçe paylaşılmaktadır. Anglo-Amerikan dünyayı içine alan Okyanusya; temelde Rusların hakim olduğu Kuzey Asya ve Avrupa’da Avrasya ve sarı ırkın Güney Asya ve Afrika’da hükümranlık sürdüğü Asya. Ortadoğu ve bir çok önemsiz yer, bu arada sadece savaşlarda el değiştiren, sömürgeleşmiş ve köleleşmiş topluluklardır. Bir bakıma şanslıdırlar bu halklar; zira bu üç büyük devlet te benzer ideolojilerle yönetildikleri için totaliter ve otoriter bir yapıdadırlar ve asıl savaş kendi uyruklarına verdikleri savaştır. Görünürde bu üç devlet te birbirleriyle savaş halindedir ve bu savaş hiç bitmez. Çünkü ancak savaş sayesinde uyruklar bir amaç etrafında buluşturulabilir, bu sayede akıl almaz uygulamalar toplum yararı savı ileri sürülerek normalleştirilebilir. Böyle bir savaş dengesi herkesi hizaya sokmaya yeter. Diğer taraftan, iç düşman da belirgindir: parti dışındaki herkes. Böylelikle modern devlet olgusunun en önemli iki sac ayağını gözler önüne serer Orwell: Dış düşman ve iç düşman. Gerçekten de tarihsel süreçlerinde bundan yararlanmayan devlet yok gibidir. Bütün katı resmi ideolojilerin hain üretme yeteneği de ancak bu yolla açıklanabilir

Geçmişi silme ve tarihin yeniden ve sürekli yazılımı, dili kısırlaştırarak ve kendi ideolojisine göre yeniden biçimlendirerek düşüncede hakimiyet kurma, çiftdüşün ilkesi sonucu çelişkileri içselleştirme ve doğrunun yegane ölçüsü olarak kendini yani Parti’yi koyma.. Parti, yegane ölçüt olduğuna göre onun ak dediğine kara demek, hem doğruluk dışı bir düşünce, hem de işkenceyi gerektiren bir durumdur. Mesela romanın kahramanı Winston’a iki kere iki’nin beş ettiği kabül ettirilmeye çalışılır. Çünkü parti-devlet öyle buyurmuştur. Bu korkunç geleceğin totalitesinde belki en dehşetlisi, bellekleri de ele geçirme projesidir. Belgesiz, kayıtsız kalan birey’e yapılan en büyük saldırı onu, çok güvendiği belleğinden koparmak, kendisinden kuşku duyar hale getirmektir. Çünkü bir tek “hayvanlar ve proleterler özgürdür.” Gerçekten de özgür ve dolaysıyla insan kalan birileri varsa, onlar da, otorite’nin ele geçirmeye değmez bulduğu aşağı sınıf insanlardır; yani romanın deyimiyle proleterler.

Bu distopik romanı okurken tüm bu zulümlerin, işkencelerin, insanlık dışı işleyişin ne uğruna olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Bu doğaüstü şiddet düzeni hangi amacı taşıyor ki bu kadar korunaklı? Orwell, bile-isteye bu soruyu sordurtmak istemiş gibidir okuyucuya. Nitekim Winston şöyle yazar kendisini gözleyen tele-ekran’dan her nasılsa saklayabildiği güncesine: “Nasıl’ını anlayabiliyorum. Ama neden’ini anlayamıyorum.” Cevabı ilerki zamanlarda kendisine açıklanacaktır: İktidar, araç değil, amaçtır.”

Orwell ile diğer distopik yazar Huksley’in karşılaştırılması yapılacak olursa, Orwell’in daha çok içinde bulunduğu modern dünyayı betimlediği anlaşılabilir; çünkü yaşadığı dünya için olağanüstü dönemler olan 1930’lu ve 1940’lı yılları, yani savaş yıllarının şartlarını ağırlaştırdığı ve sonsuzlaştırdığı belirgindir. Beri yandan Orwell’in politik dünya görüşü de romanda sıklıkla kendini belli eder. Marksist teolojiye sadakat… Huksley ise daha çok bu zamana, post-modern döneme tekabül eder; çünkü hatırlanacağı üzere onun distopyasında asıl mesele ‘olmayan birey’dir. Bireyin herşeyin ölçütü olduğu sofistik felsefe, gerçekliğin yerini alan görüntünün egemenliği olarak simülasyon, değerlerde merkezsizlik ve sınırsız haz arayışı daha çok bu zamana özgüdür. Ancak bu demek değildir ki, modern zamanlar yaşanıp gitmiştir. Doğrusu, dünya üzerinde tek bir hakim çağdan ve fikirden bahsetmek mümkün olmadığı gibi; farklı yerlerde farklı devrelerden veya aynı yerde iç içe geçmiş dönemlerden de bahsedilebilir. Ancak şurası açıktır ki, yeni iktidar biçimi eskisine nazaran görünmez bir işleyişe sahiptir. Üstelik yönetilme sorunu daha az ilgi çekmektedir. Çünkü bireyin kendi dünyasına gömülmesi bir şekilde sağlanmıştır.

İnsanlığın önünde sınırlı yönetim biçimleri olduğu gerçeği hatırlanacak olursa, 1984 romanı için söylenen sözün doğruluğu kendiliğinden belirginleşir: bütün zamanların romanı.


  1. Ş.A.

    24 Ocak

    Üstat güzel bir yazı kaleme almışsınız, elinize sağlık.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın