ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

NEY; Kulun Gönle Miracı

NEY; Kulun Gönle Miracı

Yazar: Noyan ÖZATİK

Mevlâna Mesnevi’ye “Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor[1]” beyitiyle başlıyor. Öylesine güçlü bir başlangıçtır ki bu, ney hakkında söylenen her söz bu mısralara atıfta bulunmak mecburiyetindedir. İnsan ve ney arasında kurulan bu ilişki bize dünyaya geliş serüvenimizi anlatır.

İnsan tıpkı kamışın diğer kamışlarla birlikte olduğu gün gibi, ruhlar âleminde Rabbiyle beraberdir. Kâmil olan insan, bu birlik halinden koparılıp içine atıldığı çokluğun yani öz vatanından uzakta oluşun farkındadır. Ney ise her cemiyette ağlayıp inlemiş, tefrik etmeksizin her tür insanla ilişki içinde bulunmuştur ancak, bu onu mutlu etmemiştir. Kendisiyle hemhâl olacak, derdini anlayacak ve paylaşacak, bir dost arayışı içersindedir. İşte farkında olan insan ve ney arasındaki dostluk burada başlar.

Ney şüphesiz ki birçok sembolleri içerir. Dokuz boğum olması insan boğazını, ses veren yedi deliği nefsin mertebelerini, şekli tevhidi, içinin boş oluşu benlikten boşalmayı[2], sarı rengi ise riyazatla cildi sararmış kâmil insanı temsil eder. Ancak Mevlâna bu sazdan çıkan nameleri neye değil, neyzene[3] bağlar ve ney, iradesini Hakk’a teslim etmiş kâmil insan vasfını böylece pekiştirir.  Mevlevi mukabelesinde ise ney bütün bunları aşarak nefha-i ilahiyi temsil eder[4]. Bu nedenle ney çalınmaz, üflenir. Ancak neyin bir vasfı daha vardır ki üzerinde durulması büyük önem arz etmektedir. Üzerindeki yedi delik sadece nefsin mertebelerini değil, göz, kulak, burun ve ağız olmak üzere kafamızdaki delikleri de temsil eder. Bunlar bizim duyularımızdır.

Yâ Rabbim! Bana Eşya’nın Aslını Göster…[5]

Mevlâna duyuları hakikat arayışında yetersiz görür[6]. Duyular vasıtasıyla elde edilen bilgi, geçici ve yanıltıcıdır. Bu, Mesnevi’de sıklıkla dile getirilir. Tavşanın tuzağına düşen aslan, kuyunun dibinde gördüğü aksini düşmanı sanır ve öfkeyle atlar, can verir[7]. Yağ şişelerini kırdı diye ustasının kafasına vurduğu, saçları dökülen papağan, başını tıraşlamış bir Cavlaki dervişini gördüğünde, aynı kabahati işlemiş sanır[8]. Hasta dostunu memnun etmek için ziyaret eden sağır, zan üzere cevapladığı hastaya ancak ıstırap verir[9].

Mevlâna, varlık âlemi, hayal âlemi ve yokluk âlemi olmak üzere üç âlemden bahseder.[10] Bunlardan birincisi ikincisine göre, ikincisi ise üçüncüsüne göre dar kabul edilir. Bedeni duyular zaten geçici[11] ve değişken olan varlık âleminde, bütün sınırlılıklarıyla iş görmeye çalışır. Varlık âleminin ötesine bakıldığında bu beş duyunun canda beş karşılığı daha vardır ki[12], birinciler kapatılmadan bunlar açılmaz. Bu can duyularının algılaması ise verilerin can aynasından yansımasına bağlıdır. O halde yapılacak iki şey vardır. Birincisi bedenî duyuların kapatılması ki, bu onları pislikten arı tutmaktır. İkincisi can aynası üzerindeki kirlerin ve pasların temizlenmesidir[13].

Can duyuları sözünü anlamak için Mevlâna rüyalarımızdaki görüşümüzü ve duyuşumuzu örnek veriyor[14]. Bunlar gündelik dilimize de girmiştir. Sevdiğimizi can gözümüzle bekler, onu can kulağıyla dinleriz. Hatta Mevlâna musikinin nağmelerinin göklerin dönüşünden alındığını ifade ederken[15] yine can kulağına işaret buyurmaktadır. İşte musikinin esas işlevi de burada ortaya çıkıyor. Can duyularıyla algılanabilecek bir âlemin seslerini, varlık âlemine aktarmak. “Peygamberlerle, erenler insana önceki halini hatırlatırlar, mayasına bir şey eklemezler onun.”.[16] Böylesi temelden yola çıkan bir musiki de insana başka âlemlerin varlığını anlatır ve ona aslını hatırlatır.

Bu bilgileri ney üzerinde hayata geçirirsek, yani dokunma duyumuzla diğer dört duyumuza karşılık gelen yedi deliği kapatırsak, elde ettiğimiz ses “Rast” sesidir. Rast Farsça bir kelimedir, doğru anlamına gelir. Biliyoruz ki doğru, bir noktayı diğerine bağlayan en kısa yoldur. Bu doğruya Mevlevî mukabelesinde karşılık gelen bir doğru daha vardır ki adına “Hatt-ı İstivâ” denilir. Şeyhin postundan semahanenin karşı tarafına gittiği var sayılan hayalî, gözle görülmeyen bir çizgidir ki üstüne basılmadan geçilir. Bu çizgi varlık âlemini, yokluk âlemine bağlar. İşte ney, böylelikle dervişin içsel seyahatinin sembolü haline gelir. Duyuların kapatılması bu âlemin eşiğidir[17]. Nitekim ortaya çıkan karanlıktır ve ab-ı hayat ölüler ülkesinde, karanlıklarda gizlidir.[18] İşte “Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri kim gördü”[19] mısraında bu ölüm yoluyla dirilişe işaret vardır. Peki, böyle bir karanlıkta yolumuzu nasıl bulabiliriz?

Ve Nurisiyâha Ağladım…[20]

Mevlâna, bedeni duyuların karşısına can duyularını koymuştu. Beden duyuları his nuruyla, can duyularıysa Allah nuruyla algılarlar.[21] Dünya renkler ve şekillerden oluşur, Mevlâna ise renksizliğin peşindedir. His nuru parçalandığında bütün renkleri barındırdığı ortaya çıkar. Hiçbir rengi bünyesinde barındırmayan ise siyahtır. İnsanın içsel seyahatinde rehber olacak nur, renksiz yani siyahtır. Bu, bizi nur-i siyah kavramına götürmektedir ki ufuk açan makalesiyle Kudret Altun tarafından şöyle tanımlanmıştır:

“Siyahın göz kamaştırıcı olanın rengi olduğu açıkça anlaşılıyor. Işığın fazlalığıdır. Gündüz ışığını örtüp, mahremiyete, samimiyete, sadeliğe davet eder. Dışsal dünyaya ve dışsal duyu organlarına mani olup, iç dünyaya ve içsel duyuların açılmasına imkân verir. Var olan ama gözle görülmeyen, maddi olmayan anlayış gibi, sevgi gibi, muhayyile gibi, zihinsel, imgesel, duyusal şeylerin alanına götürür. Maneviyat dünyasına, gabya ve hayale götürür.”.[22]

Nur-i siyah, ortaya çıkışıyla bedeni duyuları işlevsiz kılmakla kalmadığı gibi içsel duyuların da açılmasına yol açar. Karanlık bir gecede takip edilen ışık nasıl ki bizi kaynağına götürürse, nur-i siyah da bizi çıkış noktasına rehberlik eder. Nokta-i Süveyda’ya.

Süveyda, kalbin ortasında bulunduğu sanılan kara benektir.[23]. “Yüreğin ortasında bir siyah nokta vardır ki, o süveydanın yeridir. Bu nokta iç güneşinin doğuş yeridir ki, o cihanın ruhu ve insanın âleminin arşıdır ki ismini cinândır (gönül). Külli akıl noktasının aynasıdır ki o büyük noktada gizlidir. Sevdanın büyük şanı, dış suretinde değildir. Ancak doğru sırrında hâsıldır. Bu sırra o kimse erişmiştir ki, beşeriyetten geçip melaike makamına varmıştır. Gözlerin göremeyeceğini görmüş ve ilâhi meclise varmıştır. Bu mücerret nokta, ilk akıl ve mükemmel ruh olan en büyük noktanın karşısında kâmil insanın aynasıdır. Ve ilahi güneş ışığının müminin kalbine doğmasıdır.”.[24]

İşte Dervişin seyahati, o tarafa, bu tarafa değil, kendi içine doğrudur. Allah’ın aksi, süveyda noktasına vurmuştur. Böylece Beytullah, insanın kalbinde bulunur, böylece rahmet gökten değil yerden yağar ve böylece dua eden eller göklere doğru değil kalplere doğru açılır. Zamanın ve mekânın dışında olan, “Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah’ın yüzü oradadır”[25] diyorsa o zaman bu dönüşün merkezinde kendimizi, kendimizin merkezinde kalbimizi, kalbimizin merkezinde süveydayı buluruz. O halde semazenlerin dönüşü O’nun aynası olan bu noktanın tavaf edilmesidir.

Ney, kanla dolu olan yoldan bahsetmekte, Mecnun aşkının kıssalarını söylemektedir.[26]

İnsan bütün yaratılmışlara üstün kılınmıştır. İrade sahibi oluşuyla seçim hakkını kullanmak, yönünü tespit ve tayin imkânına sahiptir. Kâmil olan insan, kul olarak yaratıldığının ve dünya gönderilişinin ahde vefa ile Allah yoluna yönelmek olduğunun farkındadır.

Bu yönelişin anlatılması için Mevlâna, ney sazını uygun bir vasıta olarak seçmiştir. Ney iki buçuk oktavlık ses aralığına sahiptir. Tını ve kullanım açısından insan sesine çokça benzer. Semboller yakıştırmaya çok müsait bir teknik yapıya sahiptir. Böylece Ney, insanın ve insanlığın hikâyesinin anlatılmasında ve ona özünün hatırlatılmasında çok müsait bir araçtır.

Birinci aşamada neyle sembolik paralellik kurulan kâmil insanın bilinç kazanması sonucunda topluma yabancı hale gelmesi ve bir dost arayışı anlatılır. İkinci aşamada kişinin hakikati kendi içinde buluşu; bu mutlak bilgiye ulaşmak için dünya ile iletişimini sağlayan duyuları üzerinde hâkimiyet elde edişi; içsel duyularını etkin hale getirerek sezgisel bilgiyi ortaya çıkarması anlatılır. Üçüncü aşamada ise bu sezgisel bilginin rehberliğinde gönle ve bunun temelinde yatan sevdaya ve Allah’a bu muhabbetle ulaşma vardır. Bu üç aşama tasavvufun temelinde yatan ilm’el yakin (biliş), ayn’el yakin (buluş) ve hakk’el yakin (oluş) aşamalarına[27] tekabül eder.

Böylesi bir sembolizmden yola çıkıldığında ney sadece ayrılığı değil, aynı zamanda kavuşmak için takip edilecek güzergâhı da anlatmaktadır. Bu nedenle Mevlâna, neyin sesini davet kabul ediyor.[28] Bu davet ise şu üç harfte kendini buluyor: GEL!..

Yazar: NOYAN ÖZATİK.

[1]  Mevlâna, Mesnevi, Çev. Veled Çelebi (İzbudak), Doğan Yay., İstanbul, 2012; Cilt I, Beyit 1.

[2]  “Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın?

Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olamaz.” (Mesnevi, Cilt I., Beyit 2202-2203)

[3]  “Neyzen, ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses, neyin midir, neyzenin mi.. Bu ses, neyin harcı mı,?

Neyzenin harcı mı?” (Mesnevi, Cilt II, Beyit 1793)

[4]  H. Hüseyin Top, “Mevlevi Usul ve Adabı.”, Ötüken Yayınları, İstanbul 2007, S.142.

[5]  Hadis-i Şerif.

[6] “Hayvan duygusu padişahı görseydi, öküzle eşek de Allah’ı görürdü.”. Mesnevi, Cilt II, Beyit 65.

[7]  Mesnevi, Cilt I., Beyit 91-122

[8]  Mesnevi, Cilt I., s. 50-55.

[9]  Mesnevi, Cilt I., s. 253-255.

[10] Mesnevi, Cilt I., Beyit 3095-3099.

[11] Mesnevi, Cilt V.s, 271.

[12] Mesnevi, Cilt. II, Beyit. 49.

[13] Mesnevi, Cilt. II, Beyit.72

[14] “Yağ parçası görmeye sebep olmaz oğlum… Öyle olsaydı hiç kimse rüyada görülen şeyleri göremezdi.”. Mesnevi, Cilt. IV, Beyit 2403.

[15]Hakîmler, bu musikî nağmelerini göklerin dönüşünden aldık demişlerdir. Halkın tanburla çaldığı, ağızla söylediği bu şarkılar, nağmeler, hep göğün hareketinden alınmadır.”. Mesnevi, Cilt IV., Beyit 733-734.

[16] Mevlâna. Fihi mâ Fih., (Çev. Abdülbaki Gölpınarlı), İnkılâp Yayınları, 2008, İstanbul, S. 27.

[17] Ölmeden önce ölünüz. (Hadis-i Şerif)

[18] “Ümmet, bunda ittifak etmiştir. Karanlıklarda gizli olan Âbıhayat yok mu? Ölümdür o.” Mesnevi, Cilt III., Beyit 3905.

[19] Mesnevi, Cilt I., Beyit 13.

[20] Asaf Hâlet Çelebi’nin “Nûrisiyah” başlıklı şiirinden.

[21] “His nurunu bezeyen Allah nurudur. Bu suretle, ‘Nur üstüne nur’ ayetinin manası zuhur eder. His nuru adamı yere çeker, Allah nuru, Kevser ırmağına götürür. Çünkü duygularla idrak edilen âlem çok aşağılık bir âlemdir. Allah nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi gibi.”.  Mesnevi, Cilt II., Beyit 1993-1995.

 

[22] Kudret Altun, “Hüsn ü Aşkta Gece, Nûr-i siyâhtan Aydınlığa”, İlmi Araştırmalar, İstanbul 2000, s.3.

[23] Ferit Devellioğlu, “Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lügat” Aydın Kitabevi Yay., Ankara 2011.

[24] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Maarifetnâme, İstanbul 1980, s.82.

[25] Bakara Suresi/115

[26] Mesnevi, Cilt I., Beyit 13.

[27] “Bayram özünü bildi/Bileni onda buldu/Bulan ol kendi oldu/Sen seni bil sen seni.”. (Hacı Bayram-ı Veli’nin bir şiirinden)

[28] Devlet neyinden gene bir sestir geldi; ey can, el çırp, ey gönül ayağını vur yere, oynamaya başla.

Bir hazine, bir maden, parıl parıl parlamaya başladı, bütün dünya gülmeye koyuldu, bir sofradır yayıldı, bezendi, hazırlandı, davet sesi geliyor.”; Mevlâna, Divan-ı Kebir, (Çev. Abdülbaki Gölpınarlı) Cilt I, CXLVII, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, s. 453.


  1. kaya@tiglioglu.de

    5 Aralık

    Ney ve Neyzenin bu kadar guzel ifadesi icin bu yaziyi yazan sahsi tebrik ederim.
    Uzuldum bu kadar guzel Yazan kisinin ismini iki kere bakmama ragmen gorunmemesi !

  2. Alper Diler

    10 Aralık

    Gönlünden akan ve cuş eden bu ırmak bu güzel sözcükleri yazıya döktürmüş olsa gerek … Tesekkurler… Alper Diler

  3. Noyan’cığım
    kalemine, ruhuna, bilgine sağlık.Harika bir yazı olmuş.
    Başarılarını devamını dilerim.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın