ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

AB ve Azınlık Politikaları

AB ve Azınlık Politikaları

[box style=”4″]

Bu yazı 22 Aralık 2012 tarihli Star Gazetesinde yayınlanmıştır. [/box]

AB’nin azınlıklar konusundaki politikalarına yön veren iki temel belge var. Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı (1992) ve Ulusal Azınlıkların Korunması Avrupa Sözleşmesi (1995). Bu iki belgeye Türkiye henüz imza koymuş değil. Eğer Türkiye AB’ye tam üye olacaksa bu belgeleri kabul etmesi mecburi.

Ekalliyetler yani azınlıklar genç Cumhuriyet’in Osmanlığı İmparatorluğu’ndan devraldığı en önemli miraslarımızdan biri. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan (Lausanne) Barış Antlaşması’nda Türkiye’nin yükümlülük altına girdiği mevzulardan da biri olan azınlıklar, ülkemizin toplumsal ve kültürel açılardan zenginliğinin de en önemli kaynağı durumunda. Antlaşmanın III. Kesiminin 37 ila 45. maddeleri arasında “Azınlıkların Korunması” başlıklı bir düzenlemeler bütünü bulunmakta. Burada azınlık olarak tanımlanan kişiler ülkemizin gayrimüslim vatandaşları. Burası önemli çünkü Antlaşmanın hiçbir yerinde, azınlıkları konu alan bazı uluslararası antlaşmaların aksine, azınlıkları tanımlamak için belli bir etnik gruba aidiyet değil doğrudan din ölçütü referans alınmakta ve belirttiğimiz gibi gayrimüslim vatandaşların azınlık olabilecekleri belirtilmektedir. Türkiye’de azınlıklar konusunda tam bir düşünce bulanıklığı ortamı yaşanmakta. Bu düşünce bulanıklığının temelinde ise ülkemizdeki azınlıkların kimler olduğu sorunsalı bulunmakta. Çünkü hala bazı kaynaklarda ülkemizde bulunan azınlıklardan bahsederken Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşlarımızın azınlık oldukları söylenmekte ve diğer gayrimüslim vatandaşlarımız azınlık tanımlamasının dışında bırakılmaktalar. Oysaki Lozan Antlaşması’nda geçen gayrimüslim tanımı sadece belirttiğimiz dinsel grupları değil aynı zamanda ülkemizde uzun yıllardır yaşamakta olan Asuri, Keldani, Süryani vb. diğer gayrimüslim vatandaşlarımızı da kapsayan geniş bir yelpazeyi içerisine almaktadır.

Kürtler ve Aleviler azınlık mı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün azınlık hukukunu iki temel belge oluşturmakta. Birincisi başta belirttiğimiz Lozan Barış Antlaşması. Diğeri ise 1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması. Bu iki belgeye göre de ülkemizdeki gayrimüslim vatandaşlarımız hukuken tanınan azınlıklar. Ancak bu noktada azınlıklar konusunda dünyada yaşanan gelişmelere bakmakta faydalı olacaktır. Dünyada bugün azınlıklar iki biçimde tanımlanmaktadır. Birincisi hukuksal (dar) tanım, diğeri sosyolojik (geniş) tanım. Türkiye özelinde konuya yaklaştığımızda dar tanım çerçevesinde gayrimüslimlerin azınlık statüleri tartışılmaz durumda. Ancak geniş tanım açısından büyük bir tartışma yaşanmakta. Özellikle Avrupa Birliği (AB) Komisyonu tarafından her yıl yayımlanan ilerleme raporlarında azınlığın dünyada genel kabul gören geniş tanımına referansla özellikle Alevi ve Kürt vatandaşlarımızın da azınlık olarak tanımlandıkları görülmekte. AB’nin sosyolojik açıdan azınlıkları tanımlarken Alevi ve Kürt vatandaşlarımıza referansta bulunması pek yadırganacak bir şey değil. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir konu var. Azınlığın bugün dünyada kabul gören her iki tanımına göre de azınlık olmanın temel şartı azınlık olma öz bilincine sahip olmak. Ve bu karar tamamen bireyin kendi iradesine bırakılmış durumda. Yani eğer bir kişi içinde bulunduğu toplumda sahip olduğu etnik, dinsel, dilsel vb. özellikleri çerçevesinde kendini çoğunluktan farklı hissediyor ve bu farklılıklarını koruma konusunda bir öz bilince sahipse ancak o zaman azınlık sayılabiliyor. Başka bir deyişle, bir kişinin azınlık olup olmadığına karar vermeye onun özgür iradesi dışında başka herhangi bir unsur etkili olamıyor. Dolayısıyla, AB’nin Türkiye’de henüz böyle bir araştırma yapılmadan doğrudan Kürt ve Alevi vatandaşlarımız adına karar alması doğru değildir. Nitekim, ülkemizde bulunan Boşnak vatandaşlarımız için azınlık olup olmama konusunda yakın bir gelecekte yaşanan tartışmada Boşnak vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun buna itiraz ederek ülkenin kurucu unsurları olduklarını vurguladıkları unutulmamalıdır.

Ülkemizde azınlıklar konusunda tam bir düşünce bulanıklığı yaşandığını söylemiştik. Bunun temelinde Sevr (Sévres) Antlaşması’nda ülkemizdeki azınlıklara yönelik yapılan düzenlemelerin ve buna yönelik Türkiye toplumunda oluşan/oluşturulan önyargı ve korkuların etkisi büyük. Bir tür paranoya haline gelen bu korkular nedeniyledir ki, ülkemizdeki azınlıklar genelde ‘biz’in dışında yer alan ‘öteki’ler olarak algılanmaktalar. Başka bir deyişle dışarıda düşmanları çok olan Türkiye’nin içerideki düşmanları da azınlıkları. Ülkemizde bu korkular öyle bir boyuta ulaşmış durumdaki ne zaman azınlıklar ve azınlık hakları gündeme gelse, hemen onlar zaten bizi arkamızdan vurmuşlardı şimdi de ülkemizden ayrılmak, hatta yeni bir devlet kurmak istiyorlar çıkışlarıyla karşılaşıyoruz. Bu konuda şunu söyleyelim: Birincisi, azınlık hakları kolektivitiye tanınmış haklar değildir; yani azınlık hakları bireysel haklardır. Dolayısıyla, azınlıklara hangi haklar tanınırsa tanınsın bu hiçbir zaman self-determinasyon (kendi geleceğini belirleme hakkı) hakkını içermez. Bu, bugün uluslararası hukukta genel kabul görmüş temel bir kuraldır ayrıca. Dolayısıyla, ülkemizdeki azınlık vatandaşlarımızın statülerini ve haklarını tartışırken mümkün olduğunca tarihi korkulardan ve önyargılardan arınmalı ve günümüz gerçeklerini kendimize tek kılavuz belirlemeliyiz.

AB’nin azınlık belgeleri

Son olarak ülkemizde özellikle son on yılda azınlıklar mevzusunda atılan adımlardan da bahsetmemiz faydalı olacaktır. Bilindiği gibi Türkiye, AK Parti iktidarları döneminde hayatın hemen her alanında önemli reformlara imza attı. Gerçekleştirilen bu reformlarda genel olarak ülkemizde yaşayan vatandaşlarımızın demokratik hak ve özgürlüklerinin alanı genişletilirken bir yanda da azınlıklar gibi pozitif düzenlemelere ihtiyaç duyan kesimlerin mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik önemli adımlar atıldı. Her ne kadar atılan adımlarla azınlıkların ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimler karşılanmamış olsa da, eskiden çok daha ileri düzenlemeler yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Tam üyesi olmaya çalıştığımız AB yolunda atılan bu adımlar, Türkiye’nin özellikle insan hakları alanında elini güçlendirirken, ülkemizde yaşayan azınlık vatandaşlarımızla da sağlıklı diyalog ortamının oluşturulmasına katkı sağladı. Günümüzde AB’nin azınlıklar konusundaki politikalarına yön veren iki temel belge var. Bunlardan biri, Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı (1992) diğeri ise Ulusal Azınlıkların Korunması Avrupa Sözleşmesi (1995). Günümüzün azınlık standartlarını belirleyen bu iki belgeye Türkiye henüz imza koymamış durumda. Ancak, eğer Türkiye AB’ne tam üye olacaksa bu belgeleri kabul etmesi mecburi. Dolayısıyla, ileriki yıllarda bu iki belgeyi Türk toplumu daha çok duyacak. Geçen yıllarda başlatılan Demokratik Açılım süreci ile aslında isim zikredilmeden bu belgelerdeki haklara yönelik adımlar atılmıştı. Bir yerde AK Parti hükümetleri Türkiye’yi AB hedefi doğrultusunda bu belgeleri kabul etmeye yönelik hazırlıyor. Ve bu açıdan doğru da yapıyor.

Günümüzde artık ülkelerin demokrasi standartları sadece nüfusun çoğunluğuna değil aynı zamanda azınlığına yönelik izlediği politikalarla da ölçülüyor. Dolayısıyla, ülkemizdeki azınlık vatandaşlarımızın demokratik hak ve özgürlüklerinin genişletilmesine yönelik atılacak her adım aslında Türkiye demokrasisinin gelişimi için atılmış olacaktır.

Yazar: Dr. MURAT SARAÇLI – MEKAM Uluslararası Siyaset Araştırmaları Koordinatörü / msaracli@yahoo.com

 


COMMENTS ARE OFF THIS POST

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın