ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Algı ve Hakikat

Algı ve Hakikat

‘Bir emniyet mensubu olarak sanat faaliyetleriniz nasıl başladı?’ diye sorduklarında,
‘Bir sanatçı olarak polislik hayatınız nasıl başladı sorusu daha önemli ve doğru olurdu’ dedim.
‘Kimsin?’ sorusu ise en doğru ve önemli soruydu aslında…
Yaptığı iş ile ‘kimlik’ kazanıp da bir şey mi olur insan, yoksa fikir ve kalbiyle bir şeydir de; geçimini temin için bir iş mi yapmaktadır?
Ben bir emniyet müdürü müyüm, kaligraf mı, şair mi, ressam mı, sanatçı mı, yoksa bu çalışmalarıyla anılan Ahmet Sula adında bir insan mı?
Ne yaptıklarımızı mı merak eder insanoğlu, yoksa kim olduğumuzu mu? Neyin peşindeyizdir, neyin peşinde olmalıyızdır?
Adem (as)’dan Platon’a, Platon’dan Peygamber (sav)’e, O’ndan bugüne kadar hakikati arayan insanların sayısı, algıların peşinden giden insanların sayısından hep az olmuştur. Az düşünmemizden sebep bu böyle…
Daha birbirimizle tanışırken başlıyor menfaatler ve statüler üzerine inşa ettiğimiz kişilik: ‘ne iş yapıyorsunuz?’
‘İnandıklarını yaşamayanlar, yaşadıklarına inanırlar’ diyor ya Hz. Ömer? Nereli olduğumuzu değil, ne iş yaptığımızı merakımızdan belli ki; yaşadıklarımız inandıklarımızı geçmiş…
Görmek için bir göz, bir de kalbimiz vardı. Fakat biz bakışlarımızı eğitemediğimiz için makinanın ucundaki lensten farkı kalmadı gözlerimizin; ‘dışarıdan ne görüyorsan o!’ oldu eşya bizim için. Böylece elbiselere takılı kaldı bakışlarımız da içindeki insanları tanıyamadık. İnsanları yaptıkları iş ile özdeşleştirdik, karakterini mesleğinden tayin ettik. ‘Titr’ dedikleri sıfattan şahsiyet kazandık ve kazandırdık hâsıl-ı kelâm…
İnsani değerlerimizden epeyce uzaklaştığımız günümüz dünyasında ziyadesiyle itibar görerek etrafımızı saran bir yanda para, makam, şöhret, bir yanda Mehmet Akif Ersoy’un:
‘Aldanma insanların samimiyetine, menfaatleri için gelirler vecde,
Vaad etmeseydi Allah cenneti, O’na bile etmezlerdi secde.’ şiiri insanı, kendimi düşündüyordu bana.
Zannedilmek ile olmak, itibar ile şahsiyet, menfaat ile önyargı, meslek, makam, ego, nefis, ruh, algı ve hakikat kavramları üzerine kafa yorarken, Cemil Meriç’in kendine sorduğu gibi ben de kendime soruyordum:
Kimdim ben?
İnsanın hangi sermayesi ile var olduğu gerçeğini okuduğum bir hadis-i şerif ile öğrendim:
‘İnsan 3 şeyi ile vardır: Bedeni, dili ve kalbi. Kim ki bir zengine, zenginliğinden dolayı bedeni ve dili ile hürmet ve tevazuda bulunursa, o kişinin dininin üçte ikisi gitmiştir!’ Hz. Muhammed (sav)
O halde ben de doğumumdan ölümüme kadar bu değerlerle var olacak olan bir insandım. Anladım ki bu değerleri hakkıyla şahsında bulunduran insanlarmış gerçek sanatkârlar. İnsana ve dünyaya şekil veren insanlar. Hayat hikayeleri doğumlarından daha yaşlı, ölümlerinden daha genç insanlar…
O halde birbirimizi söz ve kalplerimiz ile tanıdığımız vakit daha iyi tanımış ve hakiki değeri vermiş oluruz. İşte bu kıymetli değerler üzerinden baktığımızda öyle güzel insanlar görürüz ki etrafımızda; bir kaç zengine, makam sahibine veya şöhretli kimseye değişmeyiz çobanlık yapan bir amcayı, sebze satan bir teyzeyi.
Nice büyük alimlerin ‘bilmiyorum’, kamil insanların ‘olmadık’ dediği bir alemde, fikri bir kolaylıktan öte insani ilişkilerde yeri olmaması gereken sosyal bir statüyü kim almakla ‘olmuş’ olabilir ki?
Egolarımızı (en geniş manada nefis) terbiye etmezsek kendimizi asla aşamaz bilakis aşılmaz dağ görmeye devam ederiz. Birbirimizi kendi egolarımızın çatlaklarından seyrederiz. Bu yolun sonunda nefislerimizi hayatımızın kıblesi yapmak gibi acıklı bir son beklemektedir.
İşte onu iyi tanıyıp savaş vermezsek, dilimize dolanan sıfatlar kalbimize yerleşir. Yunus Emre (ks)’nin; ‘… sen kendin bilmezsen, bu nice okumaktır?’ dizelerinde olduğu gibi…
Yoksa ‘kaptığımız’ her bir ‘sosyal statü’ ile hükümdar kesiliriz hizmetinde olmamız gereken insanların başına.
Cemaate geç kaldığı için arkada saf tutan bir ‘patron‘un ‘mağrur’ başını secde için koyduğu yerin, ön saftaki hizmetçisinin ayağının arkasında kalmasına ibretle bakıp ders çıkarmak gerek.
Dünya kurulalı beri araştırma ve tartışma konusu olan bu ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ egosuna dair yazdıklarım alışkanlıklarımız sebebiyle koca dünyadaki sosyal yaşama olması gerektiği gibi yansımayabilir elbet. Ancak zihinlerde ve kalplerde farkındalık yarattıkça insanlık değeri yükselecektir.
‘Mü’min kardeşinizde hata görüp söylemezseniz sizde hayır yoktur.
Söylediniz dinlemezse onda hayır yoktur.’ der Hz.Ömer (ra).
Hayırlı birer insan olabilme gayret ve duasıyla bu yazıyı yazan ben ve okuyan sen! Hatırımızdan çıkartmayalım ki; hangi makamları işgal ediyor olursak olalım, dilimiz ve kalbimiz kadar yer tutarız hakikat terazisinde…
Mülk edinemeyip de sadece niyet ve amellerimizi yanımıza azık olarak alıp bu dünyaya veda ettiğimiz vakit, en gösterişlisinden yapılmış mezar taşımızın üzerine en pahalı maden ile de yazsalar adımızdan öne çıkarttığımız ‘titr’leri, ‘falanca oğlu/kızı filanca’ olarak çağıracaklar hepimizi…


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın