ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

KonservE-tuar

KonservE-tuar

Kapıdan içeri ilk adım attığımda heyecanımı dün gibi hatırlıyorum. Birbiri içerisine geçmiş karmaşık bir armoni… Uzaktan gelen piyano sesleri, bir odadan dışarıya yayılmaya çalışan klarinetin acemice ama büyülü nefesi, kornocuların adeta bir arenadan ulaşan sesleri, ayaklarını sağa sola açarak topuzlarını yapmış, pointlerini giymiş koşuşan balerinler, aryasını okumaya çalışan bir tenorun sesini açmak için yaptığı alıştırmalar, sahnede oynayacağı Hamlet’i çalışan bir oyuncu adayı… Kalbim yerinden çıkacak gibi dolaştım.

Burada olmalıydım, bu armonide…

Sınavlar, sınavlar ve sonuçların açıklanacağı o gün… Tiyatro bölümü için on iki kişi kontenjan ve sınav sonucunu bekleyen beş bin beş yüz kişi. Kim kazanacak?.. Piyango gibi bir şey…

Yıldız Kenter, Haldun Dormen, Ahmet Levendoğlu, Müjdat Gezen, Mehmet Birkiye, Suat Özturna, Güngör Dilmen, Cüneyt Türel, Engin Uludağ, Sait Mısırlı, Melahat Özgü, Nedim Otyam.

Tiyatro oyuncusu olmak isteyen biri için kalbi yerinden çıkartıp durduracak kadar zor bir seyirci ve tabi ki jüri…

Burada olmalıydım, bu armonide…

Konservatuar’ın kapısına a4 kağıdına yazılmış altı kişinin adı asıldı. Sadece altı kişi!.. Oysa kontenjan on iki kişiydi. Binlerce insan sınava girdi, Türkiye’nin en usta oyuncuları önünde terledi, yeteneklerini sergiledi ve sadece altı kişi kazanabildi.

Konservatuar sınavı öncesi öyle gariptir ki, aslında rakip olan adaylar arasında bir kaynaşma başlar. Yakınlaşırsın, birlikte çay içip simit paylaşırsın. O sana oynar hazırladığı parçaları, sen de ona. Nihayetinde kazanacak olanlardan biri olma ümidi ile gelirsin kapıya.

İlk duyduğum “sadece altı kişi mi!”… İkinci duyduğum “Volkan kazanmışsın!” kalbim yerinden çıkacak gibiydi zaten. Nefesim kesildi… Ne yapacağımı bilemiyordum. Aslında bağırmak, ağlamak, paylaşmak istiyordum sevincimi. Ama öyle garipti ki. Kazanamayan binlerce kişinin yanında kazanan olunca mutluluğunuzu paylaşamıyorsunuz bir türlü. Ağlayan, bağıran, kızan, aslında kazananların torpille kazandığını söyleyen, söven, deliren, ne isterseniz var. Kazanlar o kadar az ki yok olduk birden… Adeta koca gölde birer damla gibi kaldık.

Burada olmalıydım, bu armonide ve ilk adımı attım işte içeriye.

Otuz yıl geçmiş o günden bugüne. Ne çok şey değişmiş, ne çok şey kaybolmuş gitmiş. Vah!

1827 yılında ilk saray bandosunun kurulması ile başlayan temel olarak batı müziğini öğretmeyi amaçlayan müzik okulu modeli, 1914 yılında dönemin İstanbul Belediye Başkanı Cemil Paşa’nın girişimi ile “Dar-ül Bedayi” adı altında bir tiyatro ve müzik okulu olarak bugünkü konservatuarın ilk halini almasına sebep olmuştur. Aslında ilk girişim şüphesiz ki Saray Bandosu’nun kurulduğu 1827 yıllarına kadar uzanmaktaydı. Bunu biraz daha kurcalarsak Mehter’in aslında ne olduğu sorusu ile karşı karşıya geleceğimiz bir durum söz konusudur ki bu konudaki araştırmalarımı başka bir yazımın konusu olarak sizlerle paylaşmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Nihayetinde Saray Bandosundan yola çıkarsak iki yüz küsür yıllık bir gelenekten bahsetmek herhalde abesle iştigal etmek olmaz diye düşünüyorum. Peki Dar-ül Bedayi ne demek tam kelime anlamı olarak estetik açıdan güzel ve faydalı şeylerin evi diye tercüme edebiliriz. Ama genel gider bir çerçeve içerisinde belki de en doğru tespit “Sanat’ın Evi” olmalıdır diye düşünüyorum. 1917 yılında Dar-ül Bedayi nin bir bölümü olarak açılan “Dar-ül Elhan” yani “Nağmeler Evi”’nde müzik bölümü ayrı bir bölüm olarak hayatına devam etmeye başlamıştır. Dar-ül Elhan’da hem batı müziği hem de geleneksel Türk müziği eğitimi verilmekteydi. Cumhuriyet kurulduktan sonra da, 1924 yılında Ankara’da müzik öğretmeni yetiştirilmesi amacıyla ‘Musiki Muallim Mektebi ” açılmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyetiyle birlikte, Türk ulusu dünya uygarlığı yolunda önemli adımlar atmaktaydı. Atatürk’ün direktifleriyle müzik ve sahne sanatlarının gelişmesi için, Milli Eğitim Bakanlığı bir konservatuvar kurmak amacıyla 1934 yılında, Berlin’de öğrenci müfettişi olan Cevat Dursunoğlu’nu görevlendirdi. 1935 yılında ünlü besteci Prof. Paul Hindemith ile anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Hindemith, Türkiye’de müzik kurumlarının yeniden yapılandırılması işlerinde danışman olarak incelemelerde bulunup, konservatuvarın kuruluş esaslarını hazırlayarak bir rapor verecekti. Hindemith 6 Nisan 1935 yılında yurdumuza gelerek, bir yıl ara ile iki incelemede bulundu. Bu incelemeler sonucunda konservatuvarın; serbest müzik okulu (konservatuvar), öğretmen yetiştiren okul (Musiki Muallim Mektebi) ve tiyatro okulundan oluşmasına karar verdi. Bu nedenle konservatuvarın tiyatro ve opera bölümünü kurmak üzere Almanya’dan Prof. Carl Ebert getirildi.
Konservatuvar önce Musiki Muallim Mektebi içerisinde açıldı. 6-12 Mayıs 1936 tarihleri arasında öncelikle Musiki Muallim Mektebi öğrencileri sınavdan geçirilerek, kimileri tiyatro, kimileri de müzik bölümüne alındı. 1 Kasım 1936 tarihinde de öğrenime başlandı. 1938 yılında, Müzik öğretmeni yetiştirilen bölüm Gazi Eğitim Enstitüsü’ne bağlanarak konservatuvardan ayrıldı ve 1940 yılında da konservatuvar yönetmeliği kabul edilerek yürürlüğe girdi. 1982 yılına kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak eğitim veren Ankara Devlet Konservatuvarı, aynı yıl Yüksek Öğrenim Kurumu kapsamına alınarak Hacettepe Üniversitesi’ne bağlandı. İşte FELAKETİN başladığı yıl bu yıl. Arkasından Dar-ül Bedayi’nin devamı niteliğinde olan  İstanbul Belediye Konservatuarı’da 1986 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağlandı.

Şüphesiz ki sanat eğitiminin akademik anlamda değer bulması ilk bakışta son derece doğru bir hamle olarak görünüyor. Ancak alınan diplomalar belli bir standartın oluşması noktasında YÖK’ün yelpazesi içerisinde kalınca ortaya büyük bir paradoks çıkıyor. Özellikle oyunculuk mesleği ile ilgili olarak kuramsal yapılan her çalışma oyunculuk üzerine bir katma değer sağlamakla beraber oyunculuğun gelişmesi açısında makro bir bakış açısında karmaşaya yol açmıştır. Prof. Carl Ebert’in öğrencileri usta oyuncular Yıldız Kenter; İstanbul Üniversitesi, Müşfik Kenter; Mimar Sinan Üniversitesi, Cüneyt Gökçer; Hacettepe Üniversitesi bölüm başkanlıklarına atanmış ve kısa süreli operasyonlar ile profesörlük mertebesi ile de taçlandırılmışlardır. Peki ya sonra?

Zaman akıp gidiyor işte…

Yaş haddinden emekli olan ya da fani dünyadan ayrılan hocalarımızın yerlerine kimler atanmışlardır?…

Sanat’ın her dalı olduğu gibi oyunculuk mesleğinin de olmazsa olmazı usta-çırak ilişlisidir.

Peki usta kimdir?

Hayatında hiç heykel yapmamış biri kuramsal olarak heykel hakkında ne bilirse bilsin heykeltıraş mıdır?

Hiçbir oyunda sahneye çıkmamış oyunculuk adına hiç performans göstermemiş birisi, bir oyunculuk okulunun başına geçebilir mi?

İki yüz küsür yıllık bir gelenek, günü kurtarmak perspektifinden bakılarak yok edilmeye mahkum edilir mi?

Kimin yazdığını hatırlayamadığım bir makaleden aklımda şunlar kaldı; “Bugün var olan mesleklerin %30’u otuz yıl sonra olmayacak, ama %30 kadar da yeni meslek ortaya çıkacak.” Çok mantıklı bir hipotez olduğuna şüphe yok ancak daktilocu diye bir mesleğin tarih olması yazma olgusunun da yok olduğu anlamına gelmez. On binlerce yıldır var olan TİYATRO ve OYUNCULUK sadece şekil değiştirebilir, bazılarının düşündüğü gibi asla yok olmaz.

Şimdi yukarıda felaket olarak adlandırdığım duruma gelin bir göz atalım.

1980’li yılların ikinci yarısından itibaren ev sineması (video) ev eğlencesinin baş köşesine oturmuş ve özellikle Türk Sineması’nın ve akabinde de Türk Tiyatrosu’nun bütün ezberini bozmuştur. Korsan video, ev eğlencesinde birden kümülatif olarak artarak baş köşeye geçmesinin telaşını üzerinden atamayan sinema ve tiyatro, 90’lı yıllarından başında özel tv kanallarının yayına başlaması ile bir başka sorunla da karşı karşıya gelmiştir. Yine 90’lı yılların başında yaşanan ekonomide ki dengesizlikler, enflasyon ve devalüasyon ile halkımız cebindeki paranın yarısından fazlasını bir gün içerisinde kaybetmiş ve eğlenceye ayırdığı bütçeyi de tamamen sıfıra indirmiştir. Sinema bu konuda ciddi sıkıntılar yaşamaya başlamış ve neredeyse yok olma boyutuna gelmiştir. Ama ben tiyatro açısından durumu biraz daha irdelemek isitiyorum.

90’lı yılların ilk yarısı ile tiyatrolarda başlayan ciddi seyirci kaybı ne yazık ki Türk Tiyatro Tarihi’ne kara bir leke olarak girmiştir. Birçok özel tiyatro ardı arkasına perdelerini kapatmaya başlamıştır. Kapatmayıp direnenlerde az oyunculu, küçük prodüksiyonlarla seyirciye ulaşmaya çalışmışlar fakat ne yazık ki bu da kurtuluş olmamış ve zaman içerisinde yok olmanın önüne geçememiştir. Hal böyle olunca oyunculuk için bambaşka bir kapı aralanmış ve televizyon da oyunculuk yeni ve parlayan bir değer olarak ortaya çıkmıştır. Yani oyunculuk yok olmamış aslında şekil değiştirmiştir. Üstelik meraklısı da bir hayli artmıştır.

Peki oyunculuk yapmak için oyunculuk eğitimine gerek var mıdır?…

İşte bütün mesele bu!

Acayip bir başka soru, berberlik yapmak için eğitime gerek var mıdır?.. Cevap veriyorum,  Kesinlikle vardır!..

Yani kalfalık ve ustalık diploması almadan berber dükkanı ruhsatı alamıyorsunuz. Oyunculuk yapmak için aklınıza bunun esmesi yeterli midir?.. Saçma.

Berberler sakın alınmasın söylediklerime, yaptıkları işi saygı ile karşılıyorum üstelikte sanat olarak görüyorum. Makası kullanmayı bilmek, üstelik makasla şekil verebilmek eğitim olmadan olacak iş midir? Bunu sorguluyorum.

İyi usta olmak için iyi çırak, iyi çırak olabilmek içinde iyi USTA’ya ihtiyaç vardır.

Peki oyunculuk eğitimi almak için konservatuar şart mıdır? Tabi ki şart değildir ama usta yanında pişmek, yetişmek, yeteneği şekillendirmek şarttır.

Zeki Alasya, Nisa Serezli, Metin Akpınar, Kemal Sunal ve daha niceleri konservatuar okumadılar diye oyuncu değiller mi yani?… Tabi ki hepsi büyük ustalar ama büyük ustaların yanında yetişmiş büyük ustalar.

Bu işin de en uç noktasıdır KONSERVATUAR’lar.

Şimdi kısa bir özet yapalım; konservatuarlar YÖK’e bağlandı, tiyatro geriledi ama yeni oyunculuk alanları açıldı, hocalar emekli oldu ya da ebediyete uğurlandı, oyuncu olma talebi artınca irili ufaklı bir sürü tiyatro okulu açıldı… Ama hoca bulunamadı. Ustası olmayan sanat okullarında ustaca paralar kazanılmaya başlandı. Hele hele son noktayı özel üniversiteler koydu. Yetenek sınavında başarılı olamayan öğrencilere parayla yetenek satmaya başladı. Yanlış duymadınız parayla yetenek satılmaya başlandı!…

Oyunculuk eğitimi çok karmaşık bir eğitimdir. Önce enstümanı yani insanı öğrenmekle başlarsınız, sonra aklınızı kullanmayı, dilinizi kullanmayı, bedeninizin dilini, sosyolojiyi, psikolojiyi, dramaturjiyi ve tabi ki felsefeyi.. Bütün bunları öğrendikten sonra aslında sizken başkası olmayı. Dahası okul bitince oyuncu değil, iyi bir oyuncu adayı olursunuz. Bu meslek er meydanıdır. Çıkarsınız sahneye başlarsınız oynamaya kararı seyirci verir; tamam mı devam mı?.. Bir oyuncu hayatı boyunca öğrenir, becerebilen öğrendiklerini sonraki kuşaklara öğretir. Ekolleştirir.

Başta on iki kişi yerine sadece altı kişi alındık okula demiştim nedenini merak ettiyseniz işte cevabı. Yıllar süren inisiyatik bir eğitimdir oyunculuk eğitimi. Birbirine denk oyuncu adayları alınır. Bazan çok yetenekli dışarıda kalır ne yazık ki, çünkü eğitimin kriteri seviyesi en düşük olana göre programlanır.

Bugün yeteneğiniz varsa burs, yeteneğiniz yoksa para ile girdiğiniz okullarda, olmamış hocalardan alınan kötü eğitimlerle mesleki yozlaşma alıp başını gitmekte.

Eğer er meydanında güreşemeyecekseniz bir sanat okulunda okulda kalmak en iyi yöntemdir. Yetenek olmadan sanal yetenekle okula girenler bugün ne yazık ki bu okulların başında. Mutlaka istisnalar var ama gerçek ortada.

Annem yemek yaptığında taze sebze mi kullandı yoksa konserve mi hemen anlardım. Konservenin tadı olmaz ama görüntüsü bazen iyi olabilir.

Sanat okulları için artık “konservAtuar” yerine “konservEtuar” desek galiba daha doğru mu olur ne!…

Kalın sağlıcakla….

Volkan Severcan

Aralık 2012


  1. elmyra83

    17 Aralık

    Volkan Severcan deyince zihnimde beraber büyüdüğümüz kimi zaman evin küçüğü, kimi zaman evin abisi, delikanlısı, lightı her rolüyle içimizden biridir. Bu içten yazı içinde elinize sağlık…

  2. Sedat Örsel

    17 Aralık

    Sevgili Volkan eline, yüreğine sağlık. Tam senin anlatımın işte bu…

    • Vlkan Severcan

      24 Nisan

      Hocam çok teşekkür ederim…

  3. Ebru Baran

    17 Aralık

    Ellerinize sağlık. Hedefi tam 12’den vuran bir kelime oyunu ve yazı olmuş. Yampuri yumpiri de olsa taze patlıcanın, havucun tadı bir başka tabi:)

  4. Ayşe Özsever

    17 Aralık

    Bir ülkenin gelişmesi için sanatın da gelişmesi lazım. Ama bizde durum her geçen gün kötüleşiyor. Dikiş dikmeyi biliyor diye terzilere ameliyat yaptırmıyoruz ama sadece güzel yada yakışıklı diye herkes oyuncu oluyor. Her şeyin bu kadar kolay olduğu ülkemde sizin gibi sanatçılara Allah yardım etsin. Yazınız için tebrikler…

  5. ÜLKÜ TOKER

    17 Aralık

    Volkan’cığım kalemine sağlık..cok güzel anlatmıssın.Ama her türlü olumsuzluklara karşın perdelerinizi ışığınızla aydınlığa doğru açmaya devam etmelisiniz.
    Sevgiler….

  6. murat dertsiz

    18 Aralık

    Yüreğine sağlık…alkışın hiç kesilmesin…sevgiler

  7. gülşah baskıcı

    18 Aralık

    Canım hocam büyük üstat dünyanın en değerli ve güzel insanı yüreğine sağlık…

  8. Mert BİLGİNER

    18 Aralık

    YÜREĞİNİZE SAĞLIK,SEVGİ VE SAYGI İLE SLM LIYORUM))

  9. melda gür

    18 Aralık

    cok güzel olmuş.. agzına saglık volkan.. tek kelime ile özetlersek “HA YAŞA” …

  10. Hatice Oflas

    18 Aralık

    Yüreğine kalemine sağlık Volkan..İnşallah Gerekli GEREKSİZLERE ulaşır yazın..

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın