ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Küresel Eğilimler 2030 Raporu ve TDP

Küresel Eğilimler 2030 Raporu ve TDP

Yazar: Dr. Murat SARAÇLI

ABD’de Barack Obama’nın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından 7 Aralık 2012 tarihinde Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından yayınlanan “Küresel Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar*” başlıklı rapor gelecek yıllarda uluslararası sistemin nasıl şekilleneceğini anlamak noktasında kayda değer bir belge. Amerikan hegemonyası ve Batılı güç dengesi çerçevesinde başlatılan ve geliştirilen küreselleşme sürecinin zayıflamaya başladığı özellikle son on yılda sıklıkla tekrarlanmaktaydı. Yine aynı şekilde Çin ve Hindistan gibi Doğu’lu ülkelerin uluslararası sistem üzerinde artan etkileri ve özelde Amerikan hegemonyası genelde ise küreselleşme sürecine yönelik meydan okuyucu girişimleri de bilinmekteydi. Rapor, bilinen bu olgulardan yola çıkarak 2030 perspektifi çerçevesinde nasıl bir dünya sorusunun cevaplarını aramakta. Raporda öne çıkan öngörüleri 5 başlık altında şöyle sıralayabiliriz:

  • 2030 yılına kadar dünyayı 4 büyük eğilim şekillendirecek. Bunlar; ‘bireysel güçlenme’ yani birey hak ve özgürlüklerinin genişlemesi, ‘güçlerin yayılması’ yani uluslararası sistemdeki güç merkezlerinin artması ve çeşitlenmesi, ‘demografik düzen’ yani dünya nüfus sayısının ve yapısının değişmesi ve son olarak da ‘artan gıda, enerji ve su bağı’.
  • 2030 yılına ilişkin iki temel senaryo mevcut. Bunlardan en iyi olarak adlandırılan senaryoya göre ABD, Avrupa ve Çin’in işbirliğine dayalı bir dünya düzeni öngörülürken, en kötü olarak adlandırılan senaryoya göre ise devletler arasında geniş çaplı ihtilafların hakim olduğu bir dünya sistemi/sistemsizliği öngörülüyor.
  •  2030 yılına kadar dünyada tek bir hegamonik güç yapısı kalmayacak. Çin, 20 yıl içinde ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Ancak buna rağmen Çin, ABD gibi bir hegamonik güç de olamayacak.
  • 2030 yılına kadar dünyada gıda ve enerji talebi %50, kullanılabilir su talebi %30 artacak ve dünya nüfusu da 8.3 milyarı bulacak. Dünya nüfusunun 2012’ye göre yaklaşık %15 artması ve buna bağlı olarak gıda, enerji ve su talebinin de yükselmesi özellikle Afrika ve Orta Doğu’da bölgesel çatışmaları ve kitlesel göçleri tetikleyebilecek.
  • 2012 itibariyle dünya ticaretinin %56’sını elinde bulunduran ABD, Avrupa ve Japonya 2030 yılında yaklaşık yarı yarıya bir gerileme yaşayacak. Buna karşın ‘diğer 12’ (next 12) olarak adlandırılan Kolombiya, Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Meksika, Nijerya, Pakistan, Filipinler, Türkiye, Güney Kore ve Vietnam 2030’da Avrupa Birliği ülkelerinin toplam gayri safi milli hasılasının da üzerine çıkacak.

Raporun yukarıda belirtilen temel öngörülerini göz önünde bulundurduğumuzda, uluslararası sistemin 2030’a kadar sarsıcı değişimler geçirmesinin pek de şaşırtıcı olmayacağı anlaşılabiliyor. 2023 yılında cumhuriyetinin 100. yılını kutlayacak olan ülkemizin dış politikasını şekillendirirken değişim sürecindeki uluslararası sistemi algılaması ve gerek bölgesel ve gerekse küresel dış siyasalarını buna göre şekillendirmesi büyük önem taşıyor. Bugünden görünmeye başlanan o ki, 2030 yılına geldiğimizde uluslararası sistemde en az Batı kadar söz sahibi olan bir Doğu ile karşı karşıya kalabileceğiz. Dolayısıyla, Türkiye açısından bugün temel hedef olan Avrupa Birliği üyeliğinin 2030’a geldiğimizde ülkemizin öncelik sıralamasında nerede duracağını şimdiden düşünmeli ve bunu yaparken de başta Çin ve Hindistan olmak üzere Doğu’lu ülkelerle olan ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz. 2030’a kadar ekonomik ve demokratik değerler bakımından Avrupa Birliği standartlarını yakalamış bir Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine, eğer başka kriterler ortaya çıkartılmazsa, zaten hak kazanacağını göz önüne aldığımızda, ülkemizin dış politikadaki temel savlarından biri olan Batı ve Doğu arasında köprü olma modeline şimdiden hazırlanması daha işlevsel görünmektedir. Bunun için ise, son on yılda dış politikamıza daha hakim olmaya başlayan çok yönlülüğün sürdürülmesi ve bölgesel politikalarda bile küresel bir vizyonun hakim kılınması gerekmektedir.

Bu noktada Avrupa Kıtası’nın geleceğine bakma da faydalı olabilecektir. Euro Bölgesi’nin bugün içinde bulunduğu finansal krizin ileriki dönemde Avrupa Birliği’ni nasıl etkileyeceği büyük bir soru işareti. Bu konuda yapılan tartışmalara baktığımızda bir taraf Avrupa Birliği’nin bu krizden güçlenerek çıkabileceğini savunurken diğer bir taraf ise Birliğin yavaş yavaş dağılma sürecine girebileceği öngörüsünde bulunmakta. Birliğin krizden güçlenerek çıkabileceğini savunanlara göre yapılması gereken yetkilerin merkezden çevreye daha fazla yayılması ve federalist bir yapıya doğru Birliğin dönüşmesidir. Bu noktada Avrupa Birliği’nin ana kurucu ülkeleri olan Almanya ve Fransa’ya büyük görevler düşmekte. Özellikle Almanya’nın Birlik içerisinde sahip olduğu ekonomik ve siyasi gücü, Yunanistan ve İspanya gibi zayıf ekonomik yapılara sahip ülkeleri bulundukları durumdan kurtarmak ve daha da önemlisi sağlam ve istikrarlı bir ekonomik yapıya dönüştürmekte kullanması gerekmekte. Bunun için söz konusu ülkelerin kendilerine çıkartılan ekonomik reçeteleri uygulamaları ve gelecek döneme yönelik makro ekonomik yapılarını istikrarlı bir düzeye oturtmaları elzem görülmekte. Avrupa Birliği’nin Euro Bölgesi’nde yaşanan krizden başarıyla çıkması sadece Avrupa Kıtası için değil, bu kıtayla ekonomik ilişkileri olan diğer anakaraların ülkeleri için de önemli. Tersi bir durumda, krizden çıkmak için kendi içine çekilecek olan bir Birliğin, uluslararası sistemde yaşanan gelişmelerden kendisini soyutlaması ve bir nevi izolasyonist politikalara kendini hapsetmesi olasılığı ortaya çıkabilecektir ki bu durum, iki kutuplu dünya düzeninin ardından oluşturulan Batılı güç dengesi üzerinde sarsıcı etkiler doğurabilecektir.

Avrupa Kıtası ile ilgili şu an öncelikli sorun ekonomik durgunluk ve darboğaz olmakla birlikte, bir diğer önemli mesele de “farklılıklar içinde birlik” argümanını kullanan Birliğin ileriki yıllardaki tutumuna ilişkindir. Gelecek yirmi yıllık perspektifte Avrupa Kıtası’ndaki Müslüman nüfusun sayısının iki katına ulaşması öngörülmekte. Üye ülkeler çerçevesinde çokkültürlülük politikasıyla farklılıklara saygı prensibini benimseyen Avrupa Birliği’nin, Kıta’daki nüfusun heterojenliğinin artmasına paralel olarak nasıl bir evrim gösterebileceği soru işareti gibi görünüyor. Azınlıklar konusunda henüz Birlik içerisinde tam bir mutabakat sağlayamamış olan hatta azınlığın ortak bir tanımına bile ulaşamayan Avrupa Birliği’nin üye devletler arasında bu konuda yaşanan görüş farklılıkları noktasında nasıl bir refleks göstereceği önemli. Birliğin kurucu ülkelerinden olan ve bir devlet politikası olarak farklılıkları yok sayan Fransa başta olmak üzere çeşitli üye ülkelerde artan İslam karşıtlığı olgusu, Avrupa Birliği’nin çokkültürlü yapısına yönelik büyük bir tehlike ortaya koymakta. Nasıl ki Birliğin ekonomik geleceği konusunda Almanya ön plana çıkmaktaysa, kültürel ve etnik çeşitliliği noktasında da Fransa öncelikli role sahip ülke olarak belirmekte.

Sonuç olarak bugün Avrupa Kıtası’nın dolayısıyla Avrupa Birliği’nin geleceği iki ana kurucu ülke olan Almanya ve Fransa’nın ellerinin arasında görünüyor. Gelecek yıllarda hem ekonomik hem de sosyo-kültürel açılardan güçlü bir Avrupa’dan söz edebilmemiz için bu iki devletin, diğer üye devletlere nazaran daha fazla mesai harcamaları bir zaruret olarak ortaya çıkmakta. Ayrıca Birliği’nin de merkezde toplanan yetkileri daha fazla çevreye yaymak konusunda istenç göstermesi ve buna yönelik olarak üye devletlerin daha fazla katkı sunmaları da Birliğin gelecek perspektifleri açısından elzemdir



* Orjinal ismi “Global Trends 2030: Alternative Worlds” olan raporun İngilizce resmi tam metnine buradan ulaşabilirsiniz: http://info.publicintelligence.net/GlobalTrends2030.pdf, (erişim tarihi: 24.12.2012).


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın