ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

MANTİKU’T TAYR ve FİTNE

MANTİKU’T TAYR ve FİTNE

İslâm; bir kültür olarak hayatımızın her ânını dizayn etmektedir. Bugün bilinen bir çok dünya görüşünden daha sistematik bir düzeydedir. Yaşam tarzının nasıl olması gerektiği ile ilgili neredeyse her detay evvelinden tasarlanmıştır. Üstelik sadece doğumdan ölüme kadar değil, ölümden sonrası da iki boyutu birbiriyle ilişkilendirerek şekillendirmiştir. Bu muazzam sistematik, insanlara öğrenmiş gerçeklikle aktarılmıştır. Yani topyekûn inmemiş, yerine düzenleyici emirler peyderpey bütünleşerek toplum ile kaynaştırılması en mümkün hâle gelmiştir. İndirilen bir çok ayet, o dönemde meydana gelen bir vaka üzerine olmuştur.

Bu kaynaşık yaşam tarzı, toplumdan topluma aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. O halde “asr-ı saadet” denilen o ilk “öğretilen toplum”, sonradan gelen topluluklar için bir misal / bir ayna olmuştur. Birey ya da toplum kendi eksikliklerini bu “ayna toplum” ile tespit edilip düzeltilmiştir.

Daha evvelden paylaştığımız “İletişim ve Hz. Muhammed” isimli yazımızda iletişim hususunda yaşamış bir rol modelin “Hz. Muhammed (sav)” olduğunu ifade etmiştik. Bittabi tebliğ edenin mükemmelliğinin yanı sıra tebliğ edilen toplumun, bu tebliği kabullenişi ve hayatlarına aktarımları da bizler için dikkat-i caliptir.

Son zamanlarda Müslüman toplumlar üzerinde “tekfir etme” yani kendinden olmayanı ayrıştırma, kâfir ilan etme hastalığı yayılmaya başladı. Neredeyse tekfir ehli olacak vaziyete kadar gelen kesimler bulunmaktadır. Her toplum birbirini, hatta her toplum içinden farklı kesimler de birbirlerini tekfir eder hale geldi. Nitekim bu ayrışmanın en büyük tezahürü de; El Kaide – Daeş gibi terör unsurlarının kendi içimizde peyda olmasıdır. Toplum olarak ortak bir değerde bir olmayanlar farklı toplumlardan geri kalmakta ve onların kuklası haline gelmektedir.

Bu nokta-i nazardan yola çıkarak günümüz Müslüman toplumlarının “ayna toplum” ile kendini yeniden eşleştirme gereksinimi elzem hale gelmiştir. Hz. Muhammed (sav); “ayna toplumu”nu yetiştirirken, üzerinde en çok vurgu yaptığı hususlardan biri de cemaat olgusudur. Bir birliktelik her zaman ayrışmadan daha iyidir. Namazların cemaatle kılınmasına dair hassasiyetlerin önemini burada yeniden tefekkür etmek gerekmektedir. Çünkü namazdaki birliktelik, namaz dışındaki yaşam tarzında dahi çok büyük olumlu etkileri olmuştur. “Ayna toplum”un savaştaki birliği, barıştaki cemaat hassasiyetinden doğmuştur. Bireyler; savaşta sırt sırta cihat ettikleri kardeşleriyle, barışta da beraberdi. Aralarında küslük olmazdı. Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde; müminin mümine küslüğünü en fazla üç gün ile sınırlamıştı. İhtilafları istişare ile giderilir ve iletişimin en etkili yolu olan yüz yüze iletişim kanalları devamlı açık bulunurdu.

Bu birliktelik azımsanmayacak derecede önemliydi. Çünkü yeni bir din inşa edilirken; hem Mekkeli müşrikler öncülüğündeki düşman toplumlar, hem de Medine şehrinde yaşayan münafık gürûh ayrışma ve bölünme beklentisindeydi. Ne zaman bu bölünme olsa hemen savaşa girecekleri muhakkaktı. Ancak bölünen tek şey ekmekleri oldu. Dava bir olunca ayrışma hiç olmadı. Peygamber (sav) hem devlet başkanıydı hem de sözüne mutlak riayet edilmesi gereken bir öğreticiydi. O’na (sav) en yakın olanlar, edeben O’na (sav) en çok hürmet edenlerdi. Mekke’nin en zengin tüccarı Ebu Bekr, en güçlü simalarından Ömer bin Hattab hiçbir zaman Hz. Muhammed’in (sav) sözünün üstüne söz etmemiştir. Bu “ayna toplum” öyle bir azimdeydi ki; Miraç hadisesinde Hz. Musa’nın (as), bu ümmete gıpta ettiği kuvvetle rivayet edilir.

Ancak zaman geçti ve İslam tarihinin en büyük kara lekesi hicretten 61 yıl sonra Kerbelâ hadisesi meydana geldi. Yavaş yavaş İslam içine giren tekfir fitnesi bu hadiseyle en acı halini aldı. Kufe’de bir grup halk; Hz. Muhammed’in (sav) gözümün nuru dediği torunlarından Hz. Hüseyin’i beldelerine davet etti. Bu süreçte iktidarlarının elden gideceğini vehmeden bazı devlet ricali, Yezid’e baskı kurmaya başladı. Nitekim baskılar sonucu Yezid ve adamları, Hz. Hüseyin’i ve çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan (70) kişiyi Kerbelâ mevkiinde katletti.

Geçmişle yüzleşmek ve geçmişi bilmek geleceğin inşası için mühimdir. Kuran-ı Kerim’de Hz. Musa ile firavun kıssası anlatılırken, firavunu helâka götüren kişi olarak veziri Hâmân zikredilir. Hz. Musa’nın (as) yedi mucizesi karşısında iman edecek olan firavunu her seferinde Hâmân vazgeçirmiştir. Hatta Hz. Musa’nın (as) “denizi ikiye yarıp yürüdüğü zaman” Firavun ve askerleri geri dönecekken yine Hâmân devreye girmiş ve onları orada kıstıracaklarını söyleyerek peşlerin gitmesini ve helak olmasına sebep olmuştur.

İşte tarihten gelen bütün bu hadiselerin günümüze de ışık tutacağı kanısındayım. Davası makam olanlar Hâmân gibi hem kendini hem de etkilediği çevreyi helâka götürebilir. Son dönemlerde, ülkemizin İslam toplumları için bir umut haline geldiği, Suriyeli kardeşlerimize ensar olduğu, Afrika kıtasında ilk defa bir beyazın onları sömürmediği bir millet olarak içimizde bölünme fitnelerinin kaybolması elzemdir. Tarih bu noktada bizlere birer misal olmalı. Feriduddin-i Attar Hazretlerinin Mantiku’t Tayr kitabında kuşların seyr-i sulukundan bahsedilir. Nice hikâyeler içinde nice ibretler mevcuttur. Umut edilir ki; bu ibretlerden bir şeyler alalım.


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın