ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Medeniyet Yoluyla Barbarlaşma!..

Medeniyet Yoluyla Barbarlaşma!..

hırsız2Yazar: Noyan Özatik

Adınıza bir müze yaptırıp dünyanın en nadide sanat eserlerini burada toplamak ister miydiniz? Ziyaretçilerinizin, Da Vinci’nin Mona Lisa, Klimt’in Adele Bloch-Bauer, Rafael’in Sistine Madonna resimleri başta gelmek üzere, en kıymetli tablo ve heykelleri bir çatı altında görmelerini arzu eder miydiniz?  Bunun için yapmanız gereken iş gayet basit. İsminiz Bill Gates ise servetinizin büyük kısmını bu yolda harcarsınız yahut böyle bir imkânınız yoksa dünyayı fethetme potansiyeline sahip bir milletin başına geçer, harp edersiniz.

Adolf Hitler, bunlardan ikincisini tercih etti. 1938 yılında Avusturya, Almanya’ya katılma kararı aldıktan sonra Hitler, doğduğu kent olan Linz’i bir Führer Şehrine dönüştürmeyi düşündü. İşi bizzat ele aldı, hazırladığı plan üzerinde şehri, tiyatro ve opera binalarıyla donattı. Tren istasyonundan gelen ana caddeyi de burada yapılmasını hayal ettiği en önemli binaya, Avrupa Sanat Merkezi’ne bağladı. Bu hayalin gerçekleşmesi için, Dresden Sanat Galerisi müdürü Dr. Hans Posse danışman sıfatıyla görevlendirildi. Hitler’i, kişisel koleksiyonunun yetersizliği konusunda ikna eden Posse için, Alman milletinin yüceliğini vurgulayacak böylesi bir yapının, batı medeniyetinin en çarpıcı eserlerini barındırması gerekiyordu. Posse burada sergilenecek eserlerin tespiti ve operasyonun koordinasyonuyla yetkilendirildi, saha çalışmasını yürütecek Sonderauftrag Linz yani Linz Özel Görevi isimli birliğin başına, sanat tarihçisi Martin Bormann getirildi.

Birinci aşamada yani, Belçika ve Hollanda’nın işgalinde yasal bir görünüm sergileyen Naziler, tabloları satın alarak toplamayı tercih ediyordu. Bu iş için 115 milyon Reichsmark tutarında bir bütçe dahi tahsis edilmişti. Ancak bu süreçte Posse’nin tek rakibinin, tahmin edileceği üzere Göring olması, ona da kısa sürede haddinin bildirilmesi, bu eserlerin hangi şartlarda satın alındığı hakkında bir fikir verecektir. İkinci aşamada yani Fransa’nın işgalinde ise, Naziler bu yasallık perdesine artık ihtiyaçları olmadığına hükmettiler ve hoşlarına giden eserleri doğrudan almak yoluna gittiler. Müzelerde kalmış olan, sahipleri ülkeyi terk etmiş olan kişisel koleksiyonlara el koyan Naziler, saklanan eserlerin izini sürerek büyük bir kısmını ele geçirdiler. Toplanan tablolar Jeu de Paume’da biriktirildi, kataloglandı ve tasnif edildi. Bazıları Almanya’ya götürülmek üzere hazırlanırken kalanlar, içlerindeki bazı Dali ve Picasso’larla beraber, bahçede ateşe verilerek imha edildi. Rus topraklarına girildiğinde ise Hitler’in Slav ırkı hakkında düşüncelerinden dolayı buradaki eserler toplanmaya bile layık görülmedi.

Amerika Birleşik Devletlerinin harbe dâhil olması ve Müttefik devletlerin zaferinin şekillenmeye başlamasıyla bu ülkenin önde gelen dört sanat kurumunun başkanları, Yargıtay Başyargıcı Stone kanalıyla Başkan Franklin Roosevelt’e ulaştılar. Hem eserlerin hak sahiplerine iadesini hem de savaş tazminatı olarak bu eserlerin peşine düşen Kızıl Ordu’ya karşı bir tedbir geliştirdiler. Böylece “Savaş Alanlarında Bulunan Sanat ve Tarihi Anıtlarının Korunması ve Kurtarılması İçin” bir komisyon kuruldu. Bu sıkı mücadele sonrasında eserlerin büyük bir kısmı sahiplerine iade edildi, bir kısmıysa Sovyetler Birliğinin eline geçti.

Bir taraftan harp bilinen şiddetiyle sürüyor, öbür taraftan eş zamanlı olarak bir başka savaş devam ediyor… İnsanlar cephede barut, şarapnel ve çelik parçaları arasında ölürlerken, iktidarlar sanat üzerinden bir mücadele veriyor. Casuslar, özel birlikler, gönüllüler ya eserleri kaçırıyor ya da iz sürerek ele geçirmeye çalışıyor. Harbin başlamasına birkaç gün kala Louvre Müzesi boşaltılıp heykeller ve tablolar bir yağmaya karşı güvenceye alınıyor. Leningrad kuşatılırken müzelerdeki eserler, öğrencilerin yardımıyla güvenilir yerlere taşınıyor. Savaşın yönü değişip Alman şehirleri bombalanmaya başlayınca, eserler bu defa Almanlar tarafından Altaussee başta olmak üzere madenlere saklanıyor.

Bu mücadele, akademiye kabul edilmemiş bir ressam adayı olan genç Adolf’un, sanat üzerinde kurulmuş olan Yahudi iktidarından intikam almasından çok öte bir anlam taşıyordu.

İnsanlık tarihini medeniyet penceresinden seyrettiğimizde, büyük kavganın medeni toplumlar ve barbarlar arasında geçtiğini görüyoruz. Belki bu Darvinci bir şablonla alakalıdır. Böyle bir kategori edilişle, hayvanlıktan insanlığa doğru evrim geçiren insan, manevi gelişimini medenileşerek tamamlamaktadır. Medenileşmenin temel kriteri de muhakkak, bilim ve sanatta gösterilen ilerlemedir. O halde diğerlerine üstünlük iddiasında olan bir milletin, aidiyet hissettiği bir medeniyet çevresinde liderlik gayreti doğaldır. Sanat eserleri bir milletin ruhunun yansımasıdır; değerlerinin, acı ve mutluluklarının, geçmişlerinin ve geleceğe dair ümitlerinin sembolüdür. Silahla bir toplumu esir edebilirsiniz ama onun ruhunu teslim almanız sanatını ele geçirmenizle olur. Her türlü mücadele yapılır ama son söz, kültür alanında söylenir. İşte Hitler bu müzeyi kurmakla, ele geçirdiği milletlerin ruhlarını da hapsetmek istemekteydi.

Burada anlatılan hadise, iki belgesele konu olmuş. Birincisi Hitler’s Secret Museum, yani hitler’in Gizlii Müzesi. İkincisinin başlığı daha çarpıcı: The Rape of Europa yani Avrupa’nın Irzına Geçilmesi.  Bu haklı bir isimlendirmedir ancak sanat yağmacılığının mucidi Hitler değildir. Hitler liderliğinde Naziler Fransızların sanatını yağmaladı. Napolyon liderliğinde Fransızlar İtalyanların sanatını yağmaladı. Stalin liderliğinde Ruslar, Almanların sanatını yağmaladı. Haçlılar Bizanslıları yağmaladılar, Bizans başkentini yerle bir ettiler, hatta meşhur at heykellerini İtalya’ya taşıdılar. Haçlılar, Anadolu’da uyguladıkları zulümle sadece taş üstünde taş bırakmadılar hatta işi kendi yazarlarınca dahi yamyamlıkla suçlanacak vahşete getirdiler. İspanyollar Amerika kıtasında sadece sanat eserlerini yağmalamakla yetinmediler, on binlerce ton altın ve gümüşü ana vatanlarına taşıdılar.  Bugün British Museum, Lourve başta gelmek üzere birçok batılı müze, anavatanları Türkiye, Mısır, Yunanistan ve İtalya olan eserlerle doludur.

Her toplum galibiyet sağladığı rakibine, medeniyet alanında bir üstünlük mesajı vermiştir. Selçuklu ve Osmanlı bu mesajı verirken bu işi önceki medeniyetlerin mirasçısı ve hamisi sıfatıyla yapmıştır. Tıpkı August mabedini himaye eden Hacı Bayram-ı Veli Dergâhı gibi. Aya Sofya başta, fethedilen şehrin en büyük mabedinin cami’e dönüştürülmesi, bu yolda en açık mesajdır. Eserler öylesine korunmuş ve tahribattan uzak kalmışlardır ki, duvarlardaki freskler, bugün üzerlerindeki alçı tabakalar kaldırılarak ortaya çıkarılmaktadır. Oysa Balkanlarda bulunan on beş bini aşkın Osmanlı eserinden bugün ancak yüzde on kadarının ayakta kaldığından bahsedilmektedir. Bu binalar nadiren mabet olarak kullanılırken, camiler, tekler ve türbeler, sergi salonu, ahır, meyhane hatta tuvalete dönüştürülmüştür. Ermeniler bile doğuda, tarihi binalara ve nüfus kayıtlarına saldırarak, Türk varlığını silmek gayreti sergilediler. Önceki medeniyetleri yaşatarak yüceldiğini düşünen bir uygarlık ve karşısında öncekilerin her türlü izini ortadan kaldırarak yahut aşağılayarak mevcudiyet kazanacağını düşünen bir başka anlayış…

Yeniden konumuza dönersek, İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle Amerika, Nazilerin elindeki eserleri, ait oldukları koleksiyonlara iade ederek bu milletlerin ruhlarını serbest bıraktı. Ancak bu özgürleştirme sürecinden niçin sadece savaşın taraflarının nasip almış oldukları sorusunun cevabı, bizim irfanımızı aşmaktadır. Bugün Anadolu menşeli birçok sanat eseri, yaklaşık on iki ülkenin müzelerinde hapistir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, sergilenen, müzayedelerde satışa sunulan ve gümrüklerde ele geçirilen eserlerin iadesi için büyük bir çaba içersindedir. Bu gayretler neticesinde son on sene içersinde 4067 eserin yurdumuza iadesi sağlanmıştır. Truva hazinelerinin Pen müzesi elinde bulunan ve iadesi temin edilen kısmı bu çalışmalara en güzel örnektir. Truva hazinelerinin kalan kısmına ise, İkinci Dünya Savaşı sonunda, savaş tazminatı olarak Sovyetler Birliği tarafından el konduğu yukarıdaki satırlardan anlaşılmaktadır. Eserler hâlihazırda Puşkin Müzesinde sergilenmektedir.

Her millet, kendi medeniyet çevresinde baskın (dominant) olmayı, diğerleri üzerinde kültürel bir etki edinmeyi arzu eder. Ancak bu iş, zor yoluyla değil, o milletin sanatıyla, yaşam şekliyle, gelenekleriyle diğerleri üzerinde bir cazibe merkezi haline gelmesiyle olur. Sanat eserleri bir milletin ruhunun yansımasıdır; değerlerinin, acı ve mutluluklarının, geçmişlerinin ve geleceğe dair ümitlerinin sembolüdür. Onların kilit altına alınması o milletlerin ruhlarının hapis altına alınmasıdır. Bunda, Hitler’in Linz müzesi hayalindeki gibi yağmacı bir üslup benimsenmesi, baskın oluşun şiddet kullanılarak gerçekleştirilmesi, medeniyet yoluyla barbarlaşmadan ibarettir. Medeniyet yok etmekle değil, insanlığın bütün birikimine sahip çıkmakla; öldürmekle değil, herkesi yaşatacak bir iklim kurmakla olur.


  1. Selcuk

    21 Ocak

    Bilgi ve keyif verici bi yazı çok değerli bi paylaşım kaleminize sağlık…

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın