ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Nesnel Yokluk, Edebi Varlık: Kitap

Nesnel Yokluk, Edebi Varlık: Kitap

Yazar: Işık Önder

“Esse estpercipi”

(“Var olmak algılanmış olmaktır.”) – Berkeley

17. ve 18. yüzyıldaki felsefi akımlardan biri olan deneycilik ya da empirizm, zihnin boş bir levha (tabula rasa) olduğunu, insanın edindiği tüm bilgileri yaşadığı deneyimler ve duyumlar sayesinde kazandığını öne sürmektedir. Bu akımın iki temsilcisi Locke ve Berkeley.

Locke, duyumları, nesnelerin kendisini yansıtmak bakımından birincil ve ikincil nitelikler olmak üzere ikiye ayırır. Büyüklük, şekil, sayı, durum, hareket, nüfuz edilemezlik gibi matematiksel ve zaman-mekânla ilgili olduğu için fiziksel addedilen birincil nitelikler dediği duyumlar nesneye ait olup gerçeğin yansılarıdır; zira bunları ortadan kaldırdığımızda nesnenin kendisi de ortadan kalkar. Renk, ses, koku, tat, sıcaklık-soğukluk, sertlik-yumuşaklık gibi nesneye değil, özneye ait olan (duyu organlarımızın yapısıyla ilgili olan) ikincil nitelikler dediği duyumlar ise, gerçeğin yansıları değildir; rastlantısaldır. Bunlar, algılayandadırlar. [1]

Berkeley, varlık için algılanıyor olmanın zorunluluğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Berkeley için algılanmayan varlık diye bir şey söz konusu olamaz. Bu, mantıksal bir olanaksızlıktır. Dolayısıyla da, hiç bir şey algılanmadığı sürece var olamaz. Berkeley’e göre şeylerin varlığı algılanmalarına bağlıdır. Bunların kendilerini algılayan zihinlerin ya da düşünen şeylerin dışında var olmaları olanaksızdır. Ona göre, ağaçların, dağların, ırmakların kısacası tüm duyulur nesnelerin anlık tarafından algılanmaktan ayrı doğal ya da gerçek bir varoluşları yoktur. Kendi idelerimizden ve duyumlarımızdan başka neyi algılarız ki? Cisimlerin varoluşlarını kavramak için ne yaparsak yapalım sonunda, sadece, kendi idelerimizi düşünürüz. Ancak, zihin, tam da nesneler kendisi tarafından algılandıkları ya da kendisinde var oldukları sırada, kendisini unutarak, bu nesnelerin düşünülmeksizin ya da zihin olmaksızın var olduklarını kavrayabileceği, dahası, gerçekten de kavradığı yanılgısına düşer. Oysa, Berkeley’e göre, madde gibi, ağaçların, dağların, ırmakların yani düşünmeyen şeylerin, kendilerini düşünen bir zihin olmaksızın mutlak olarak var olmaları imkânsızdır. [2] Berkeley,

Descartes ve Locke’un ileri sürmüş oldukları objelerin genel ve soyut niteliklerini de reddeder. Ona göre, soyut bir yer kaplama yani mekân da yoktur. Büyüklük, şekil, durum, uzaklık gibi genel niteliklerde yoktur. Her şeyden önce de, madde denilen genel nesne yoktur. Biz, nesneleri, sadece belli büyüklükte, belli şekilde ve belli uzaklıkta duyumlamayız; aynı zamanda duyumlanmış öğeleri düşünme yoluyla bir araya getirip birleştirerek kurarız. [3]

Şimdi bunları neden anlattım, nereye bağlayacağım? İki fikri de, sadece burada yazılı temel düşünceyi dikkat alarak ve yapılan eleştiri ve tartışmaları konumuz dışında tutarak yeni yüzyılın kitabı elektronik kitaba getirmek için.

E-kitaba geçmeden önce kitabın tanımını yaparak başlayalım. UNESCO’nun halen geçerliliğini koruyan tanımına göre kitap, “kapakları hariç en az 49 sayfadan oluşan süreli olmayan, belirli bir ülkede yayınlanan ve kamunun yararına sunulmuş yayındır.”[4]

Bu tanımdan sonra Locke ve Berkeley’i düşündüğümüzde aslında kitabın tanımında bir nesneden bahsedilmiyor. Gözle görünüp elle tutulan bir varlık söz konusu değil. Ama bizler tam da bahsettikleri gibi zihnimizde duyumlarımız kanalıyla oluşturduğumuz düşünceleri birleştirip kitabı algılıyoruz. Locke’un bahsettiği birincil nitelikleri yani fiziksel özellikleri zihnimizde şekillendirip tanıma uyan elle tutulur gözle görülür nesnelere kitap adını veriyoruz. Gelelim ikincil niteliklere, kitapla ilgili şu sıralar dilden düşmeyen savunma sözü: “kitabın kokusu”. Yine Locke’a göre nesnelerin ikincil yani duyu organlarımızla edindiğimiz özellikleri de algılayandan, bizden kaynaklanıyor? Şöyle ki, kitabın kokusu olmadığında biz kitabı yok saymıyoruz. Birincil nitelikleri nedeniyle onu var olarak algılamaya devam ediyoruz. İşte bu noktada Berkeley, işi biraz daha karmaşıklaştırıyor ve birincil özellikleri de yok sayıyor. Nesnenin büyüklüğünü, şeklini, kapladığı bir yeri olmadığını söylüyor. Kabaca her şeyi siz kafanızda yaratıyorsunuz diyor.

Peki şimdi ne oldu?

Kitaplar yıllardır alışageldiğimiz biçimlerini kaybediyorlar. Ama yok olmuyorlar. Sadece yarattığımız şeklin dışına çıkıp “elektronik kitap”, “dijital kitap”, “sanal kitap” veya “sesli kitap” adlarıyla karşımıza çıkıyorlar.

Algılamaya göre var olan “kitabın kokusu” yerini “kitabın sesine” bırakıyor. Kitabın kayıtlı olduğu “yazılı ortam: kağıt” yerini elle tutulamayan “elektronik ortama” devrediyor.

Ama unutulmaması gereken şu ki; “kitaplar yok olmuyor, asla yok olmayacak”…

Kaynaklar:

[1] Öktem, Ülker (2003) “John Locke ve George Berkeley’in Kesin Bilgi Anlayışı”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, 43(2), ss.137-138. [Online: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1010/12257.pdf , 08/02/2013 tarihinde erişildi.]

[2] Öktem, Ülker, a.g.e., ss.143.

[3] Öktem, Ülker, a.g.e., ss.145-146.

[4] Önder, Işık (2010) “E-kitap Olgusu ve Türkiye’de Durum”,  Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, ss. 22.


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın