ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Repertuar Meselesi

Repertuar Meselesi

Bernard Shaw sağ olsaydı da bugünleri görseydi ne derdi acaba?

Hani şu, verilen Nobel ödülünü, almayan Dublin’li adam.

“İnsanları topluca öldürmeye yarayan bir silahı, dinamiti icat eden birinin adına verilen ödülü istemem” demişti.

Vejetaryen ve sosyalistti, Londra’da yaşayanbir İrlandalıydı. Tiyatro tarihinin en zekice yazılmış oyunların sahibiydi.

Eğer sağ olsaydı ve bugünleri görseydi o müthiş aforizmalarından birkaç tanesini çok görmezdi biz talihsizlere.

Mesela şöyle der miydi dersiniz?

“Sanat konusunda insanlar ikiye ayrılmışlardır. Birisi sanatı üretenler, diğeri sanatı hakkındaki tartışmaları geçim kapısı yapıp ondan beslenenler”

Veya şöyle bir tanesi;

“Sanatçılık payesini sanatlarıyla değil de bordro kayıtlarıyla yapanlar, gerçekten özgür sanat üretmeye namzettirler”

Belki şu olabilirdi;

“Sanatı kendi imkânlarınızla yapacak kadar cesur, kararlı ve yetenekli iseniz, ortaya koyduğunuz eser mutlaka “iyi”dir. Sanatla ilişkiniz sadece bir çevre meselesi ise ortaya koyduğunuz eser, “kötü”dür. Sanatınız ve sanatçılığınız el kesesine güvenerek, sırtını başkalarına dayayarak var oluyorsa ortaya koyduğunuz eser “çirkin”dir.

Benard Shaw’lar yetiştirebilseydik belki daha az tartışırdık. Mesela, “repertuarı kim yapacak” şeklinde bir sorunsalımız olmazdı. Hatta bir adım daha önden alalım meseleyi, daha nasıl yazıldığına, “repertuar” mı daha doğru “repertuvar” mı olduğunda fikir birliğimiz olmayan bir konunun ucundan köşesinden bu kadar çekiştirmezdik.

Kaldı ki, bütün eleştirileri, bütün kusur ve hataları, bütün önerileri tiyatronun “özgürlüğü” veya “özerkliği” zırhının arkasına sığınıp savuşturmaya çalışanlar yüzünden daha doğru dürüst tartışamıyoruz bile. Bu hastalıklı tavır kavramların taşıdığı anlamları yerinden ediyor. Böylece bugün içinden geçmekte olduğumuz kör dövüşünün tam ortasında buluyoruz kendimizi.

Kimin özgürlüğü, tiyatronun mu, senin mi? Kimin özerkliği? Kim hangi iktidarın borazanı, kim sanatı iktidar sahiplerine peşkeş çekiyor? Savunulan gerçekten sanatın özgünlüğü ve özgürlüğü mü yoksa hangi iktidar tarafından kullanılmasının daha doğru olduğu mu?

Asıl can alıcı soru şudur; sanat kendi başına değilse, velev sponsorluk adı altında olsun bir koruyucuya muhtaç olmaksızın varlığını devam ettiremiyorsa orada mutlak anlamda bir özgürlükten söz etmek mümkün mü?

Sezonluk takvim içinde hangi oyunların sahneleneceğine kimin karar vereceği şeklinde ele alalım meseleyi. Bu basite irca yöntemine başvurduğumuzda bile meselenin sanattan daha çok egemenlik alanını içerdiğini göreceğiz. Öyleyse salt sanatın konuşulduğu bir düzlemde egemenlik alanı tartışması yapmanın âlemi ne?

Muhsin Ertuğrul, tiyatroyu kurumlaştırmak için getirdiği düzenlemede buna bir kişinin tek başına karar vermesini doğru bulmamıştı. Her ne kadar kendisi çoğu zaman tek başına karar veriyor idiyse de o günün şartlarında bu “çoğulculuk” gibi büyülü bir kavramı çağrıştırdığı için uygundu. Onun temellerini attığı kurum tarihsel süreç içinde “repertuar kurulu” ve “yönetim kurulu” şeklinde ayrıştı. Bu ayrışım bir miktar “yürütme” ve “yasamanın” ayrışmasına benziyordu. Repertuar kurulu sezon boyunca realize edilecek eserleri belirliyor, yönetim kurulu ise bunların uygulama şekline ve tarihlerine karar veriyordu. Daha sonra kurulların karar vermesinden daha önemli bir konu ortaya çıktı. Peki, kurullar karar versin ama bu kurullar nasıl teşekkül ettirilecek? Kurulun nasıl oluşturulacağı kurulun karar vermesinden daha önemliydi. Önerilen her yöntem bir tarafın lehine diğer tarafın aleyhine olduğundan tartışma bitmedi, yıllar içinde kişiler değişse bile taraflar değişmeden sürdü. Bu sistemi değiştirmeye cesaret etmedikçe tartışma asla bitmeyecek, sürüp gidecek.

Sistem günün şartlarına göre yeniden dizayn edilmelidir. Bu dizayn sürecinde mesele asla “kim?” sorusu olmamalı “nasıl?” sorusu olmalıdır. Günümüz üretim ve iletişim şartları, imkânları açısından bundan kırk değil, otuz değil, on yıl öncesiyle bile kıyaslanamayacak derecede farklıdır. Yeniden düzenlemede mutlaka günümüz şartları etken olacak, önceden koyulmuş kural, dokunulmazlık zırhından çıkarılacaktır.

Sanatı yönetenler, işlerini padişahlık gibi kaydı hayat şartıyla elde ettikleri ve kendilerinden birine miras bırakacakları mülkiyet alanı gibi görmekten vazgeçerlerse, neler yapacaklarının, neler üreteceklerinin dosyası ile göreve talip olup, bunları başardıkları ölçüde var olurlarsa sistem tamamen ve kolayca değişir.

Peki, tartışma biter mi?

Tartışma bitmez, bir bakıma bitmemeli de ama makul ve mantıklı şeyleri tartışmalı, tartışılan şeyden yeni ve güzel şeyler ortaya çıkarmalıyız. İşte böyle olursa müsademe-i efkârdan Barika-ı hakikat doğar. Aksi takdirde doğan şey kuru gürültüden başka bir şey olmayacaktır…..

Yazar: NEJAT BİRECİK


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın