ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

SEMÂ’DA…

SEMÂ’DA…

Yazar: Noyan Özatik

 

Yâ Hazreti Mevlâna, Hak Dost…

 

Yâ habîballah resûl-i hâlık-ı yektâ tüyi

Ber güzîn-i zülcelâl-i pâk ü bîhemtâ tüyi

 Ey Allah’ın sevgilisi! Eşsiz yaratıcının elçisi sensin. Allah’ın kulları arasından seçtiği, pâk ve benzersiz olan sensin.

 

Itri tarafından bestelenen bu naat-ı şerifi kaçıncı dinleyişim? Bestelediği Segâh Tekbir, nasıl ki İslamiyet’in sembolü olmuşsa, dinlemekte olduğumuz Rast Naat da Mevlevi Mukabelesini (semâ törenini) temsil eder hale gelmiş. Seksenlerde bir kenarda, elimde biletim, seyirci olarak izlediğim bu şölene, doksanlardan sonra, elimde neyimle mutrıp heyeti (musiki heyeti) içersinde katılmaya başladım. O zamandan beri, birçok yerde bu nağmeleri defalarca dinledim. Ama bu sefer başka… Bugün Galata Mevlevihanesinde semâ ediliyor.

Eski adı Kulekapı olan bu Mevlevihane, farklı bir ruhaniyete sahip. İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in iradesiyle bir süre için kullanılan Kalenderhâne Zaviyesi sayılmazsa, 1491 yılında inşa edilen bu bina, İstanbul’daki ilk Mevlevihane. Burası sadece bir tekke olmakla kalmamış, bir sanat okulu olarak kültür tarihimizde haklı bir yer kazanmıştır. İkinci türbede Şeyh Galip ve Hazreti Şârih olarak anılan İsmail Rusûhî Ankaravî yatıyor. Hamuşhân, yani suskunlar evi denilen kabristanda (ki Mevleviler ölüme inanmazlar) Fasih Dede, Esrar Dede, Leyla hanım gibi önemli şairler, Kutb’ün Nâyî Osman Dede gibi büyük müzisyenler yatıyor. Bugün onların huzurunda icrada bulunuluyor… Bir taraftan naat devam ediyor.

Nâzenîn-i hazret-i hakk sadr u bedr-i kâinât 

Nûr-i çeşm-i enbiyâ çeşm-i çerâğ-ı mâ tüyi

 Cenâb-ı Hakk’ın nazlısı, kâinatın mükemmeli ve önde geleni sensin.  Peygamberlerin gözünün nuru, bizim gözlerimizin ışığı sensin.

 

Arkadaşlarımın yüzlerine bakıyorum. Hepsi aynı dinginlikte, huşû içinde dinliyorlar. Artık aramızda olmayan büyüklerimizin yüzleri geliyor gözümün önüne. Sonra kendilerini ancak resimlerinden ve anılarından tanıdığımız şahsiyetler…  Gidenleri düşündükçe şu mısralar geçiyor gönlümden: “Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde, Önden giden ahbaba selâm olsun erenler.”.

Az önce birbirine kavuşan Ankaralı ve İstanbullu dostlar, türbeyi ziyaret ettikten sonra üst katta mutrıba ayrılmış bölmede buluştular. Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle burada toplanan dostlar, “Aslından uzak kalan kişi, kavuşma zamanını arar.” mısralarında olduğu gibi, böylesi zamanları iple çekiyorlar.

Naat başlamadan herkes yerini aldı. Neyzenbaşı bir köşede, en sağda, solunda diğer neyzenler kıdem sırasına göre oturdular. Neyzenbaşının, karşısında göz temasının en rahat kurulabildiği yere, kudümzenbaşı yerleşti. Araya yerleşen bütün saz ve sesler, dikkatlerimizi bu iki başın üzerinde toplamış, başlamak için işaret verecekleri zamanı bekliyoruz. Musikiyi idare eden bu iki kişi, biraz gergin olabilir çünkü buradaki en ufak hata, semâ’nın insicamını bozacaktır. Peşrev uygun giderde olmalıdır ki devr-i veledide yürüyüş hem uzun sürmesin, hem de heybeti yok edecek kadar süratli olmasın. Semâ edilirken birinci selam, eteklerin açılabileceği hızda olsun ancak, ritmin daha da süratlendiği ileriki bölümlerde hala çark atılabilsin (dönülebilsin).

Der şeb-i mi’râc bûde cebreîl ender rikab

Pâ nihâde ber ser-i nüh künbed-i hadrâ tüyi

 Miraç gecesi Cebrail ile beraber dokuz kat yeşil kubbenin üstüne ayak basan sensin.

 

Kimin taksim yapacağı, kimin aşrı-ı şerif kıraat edeceği, kimin naat okuyacağı mukabele başlamadan az önce belirlendi ki kimse bir işi benimsemesin. Hatta en önemli vazifeler dahî, kıdemli birisi geldiğinde hemen devredilecek kadar kişisellikten uzak tutulur.

Semâzenler, semâhaneye adım attıklarında bütün mutrıp ayağa kalktı. Bu, birazdan şeyh efendinin gireceğine işaret ediyor. O, semâdaki bütün başların başıdır, hükümdara “Benim iki kölem var. Bunların ikisi de değersiz, aşağı kişilerdir. Ama onların ikisi de sana hükmetmektedir. O iki köleden birinin adı hiddet, diğerinin ise şehvettir.” diyen velilerin mirasçısıdır. Dünyanın gerçek hükümranlığını temsil eden kırmızı postundan, karşı tarafta olduğu farz edilen manevi dünyaya yönelen ve Devr-i Veledi adı verilen üç turluk yürüyüşte, arkasındaki dervişlere rehberlik eden odur. “Sûfinin tek bildiği, öndekilerin ayak izlerini takip etmektir.”. Bu yürüyüşün birinci devrinde kendisini takip edenleri ilm-el yakin, ikincide ayn-el yakin üçüncüde hakk-el yakin mertebelerine taşıyan odur. Bu mertebeler ise her biri, kulun miracı ve kulluğuna geri dönüşüdür.

 

Yâ resûlallah tü dânî ümmetânet âcizend

Rehnümâ-yi âcizân-i bîser ü bîpâ tüyi

 Ey Allah’ın resulü! Biliyorsun ki ümmetlerin acizdir. Başsız ayaksız acizlerin yol göstericisi sensin.

 

Birazdan, Şeyh efendinin yerine oturmasıyla başlamış olan bu naat sonlanacak, kudümzenbaşı sazına üç defa vurarak kün emrini yani, kâinatın yaratılmasını canlandıracak. Neyzenbaşının yapacağı taksim, her şeye can veren ilahi nefesi, nefha-i ilahiyi temsil edecek. Bu arada dizleri üstünde oturan semâzenlerin bacakları devr-i veledi yürüyüşüyle semâ etmeye hazır hale gelecek. Şeyh efendinin elini öpen ve sikkesi öpülerek müsaade alan derviş, omzunda çapraz birleştirilmiş vaziyette, vahdeti temsil eden kollarını üç çarkta açarak, semâzenbaşının işaret ettiği yerde semâ edecek. Ya ellerini göbeğine kadar indirip sikkesinin üzerinden aşırarak içini boşaltacak, ya göğsü üzerinden doğrudan ayırarak aşka kanat açacak yahut sikkesinin üzerinden parmaklarıyla aralama hareketi yaparak hakikatle arasındaki perdeleri kaldıracak. Ama semâ ederken mutlaka bize bir şeyler anlatacak.

Semâ’nın ilk bölümü olan birinci selâmda semâzen, Şeyh Efendinin “gerçek varlığınızın çevresinde dönün; istidadınıza, yaradılışınıza uyun, itaat edip amelde bulunun” duasıyla kendi kulluğunu idrak edecektir. İkinci selamda, “Ey sevgi dairesinde dönenler, Allah’tan esenlik size; Allah duyuşlarınızı da niyetlerinizi de sağ, esen etsin ve sizi esenlikte, gerçek olan başlangıç noktasına ulaştırsın” duasıyla, Allah’ın kudret ve kuvveti karşısında hayranlık duyarak, yaradılıştaki azameti müşahede edecektir. Üçüncü ve musikinin en fazla hararetlendiği selâmda “Allah tam esenlik versin size ey sevgi ve aşk yolunda yürüyenler, can gözlerinizden perdeyi kaldırsın da, devr’in gerçek merkezinin sırlarını görün” duasıyla, bu hayranlığı aşka dönüştürerek, aklın aşkta yok oluşunu yaşayacaktır. Son selamda ise, şeyh efendinin de post semâ’ına çıkmasıyla, insanın manevi yolculuğunu tamamlanacak ve yaradılışa uygun olarak makamların en yücesi olan kulluk makamına geri dönülecektir.

Serv-i bustân-ı risâlet nevbahâr-ı ma’rifet

Gülbun-i bâğ-ı şerîat sünbül-i bâlâ tüyi

 Peygamberlik bahçesinin servisi, marifet dünyasının ilkbaharı, şeriat bağının gülfidanı, yüce sümbülü sensin.

 

Son saz eserlerinin çalınmasıyla ve bunu son taksimin takip etmesiyle şeyh efendi postuna geri dönecek ve tercihen Bakara Sûresi’nin “Doğu da, batı da Allâh’ındır. Nereye dönerseniz Allâh’ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve ni’meti) boldur. O (her şeyi) bilendir.” Ayet-i Kerimesinin bulunduğu bir aşr-ı şerif okunacak. Semâzenbaşının, önce hazreti peygamberi, halifelerini ve hazreti pir’i anarak başlayan, Mevleviliğin büyüklerini anarak devam eden, devletimiz ve milletimizin esenliğini dileyen duasını, Şeyh efendinin çektiği bir gülbang tamamlayacak ve mukabele son bulacak.

Şems-i Tebrîzî ki dâred na’t-i peygamber ziber

Mustafâ vü müctebâ ân seyyid-i âlâ tüyi

 Peygamber için söylenmiş bu na’t Şems-i Tebrîzî’ (Hz. Mevlânâ) nindir.  Hakkında na’t söylenen O yüce peygamber sensin ey Mustafâ ey Müctebâ!                                                                

 

Artık naat tamamlanıyor. Hazret-i Şems’in adı geçti ve herkesin başı öne eğildi, baş kesildi. Hazreti Peygamberin adı geçti, herkesin başı öne eğildi, baş kesildi. Bu, ayin okunurken de ne zaman kutlu bir isim geçse tekrar edilecek.

Bütün bu olacakları naat tamamlanmadan aklımızdan geçirdik ve sizlerle paylaştık, çünkü ayin okunmaya başladığında, belki bunlardan hiç birisi kalmayacak. Peşrevin başlamasıyla, akarsuyun bir yaprağı sürüklemesi gibi, musikinin kanatlarında sürüklenip gideceğiz. Sonlara yaklaştığımızda belki bir an için kendimize gelip, “Eyvah, keşke bu hal devam etse daha bitmese…” diyeceğiz.

“Aşıkın aşkını, fâsıkın fıskını artırır” sözleriyle tarif edilen musiki, tasavvuf için Allah’a ulaşama yollarından birisi. Tek sesli yapısıyla musikimiz ruhları birleştirici bir özelliğe sahip. Lokman Suresi eşeğin sesinin en çirkini olduğuna işaret buyururken Mevlâna bunun nedenini, bu hayvanın sadece karnı acıktığında ve çiftleşme arzusu duyduğunda anırmasına bağlıyor. Yine Mesnevi’de, önünde bulunan ve visaline mani olan kerpiç duvardan parça koparıp suya atan adam ise hem engeli kaldırmakta hem de suyun sesini işitmektedir. O halde musikinin temeli olan sesin, güzel yahut çirkin olması bizi nereye davet ettiğiyle ilgilidir. Mesnevi’de Hazreti Ömer’in rüyasında ilahi bir hitaba mazhar olduğundan bahseden Hazreti Mevlâna, “Bu ses öyle bir sesti ki her sesin, her nağmenin aslıdır. Asıl ses odur, o sesten başka sesler, aksi sedadır.” demekle musikinin nağmelerinin neyin taklidi sayılacağını bildirmemiş miydi? İşte bu musiki de bizi zamanın ve mekânın dışına itti. Sadece dış dünya değil, notalar, perdeler, makamlar unutuldu, gönüller sadece o akışa bırakıldı ve musikinin ana kaynağına yönelindi. Biz sadece musiki icra etmekle bunları duyarken semâ edenler acaba ne hissediyorlar?

Semâ hocama sormuştum. “Ne hissediliyor semâ’da?”. “Bir an!” dedi. Anlatılamaz, ne kadar süreceği belli olmayan bir an. Sizi, zamanın, mekânın ve onunla birlikte gelen her ne varsa hepsinin dışına taşıyan bir an. Tasavvuf düşüncesi diyor ki, insan bedene girmeden Rabbinin huzurundaydı. O, bizlere hitap etti, “Ben senin Rabbin miyim?”. Ruhlar kabul ettiler ve bu ahitlerine vefalarını sınamak ve ispatlamak için dünyaya gönderildiler. İşte insanın aşk adına bütün arayışı budur. O, zamandan ve mekândan münezzeh anda, hayranlık ve muhabbetle karışık his, bedenin ve onun düşüncelerinden âri olduğun tek zaman. Bir insanla o hali yaşadığında, aşka kapıldığını düşünürsün. Hâlbuki özlenilen bir beden midir, yoksa o kişi üzerinden yaşadığın bir an mı? O ana vurgunsundur da, falancaya âşık oldum dersin. Bütün sıkıntıları ve acıları o an uğruna çekersin de, bir şahıs için çektim sanırsın. Bütün bunlardan murat, o hissi veren ana kaynağın ardına düşmektir. Ancak bu sefer, seni oraya götüren her ne ise onu, minnet duygusuyla karışık bir samimiyetle seversin. İşte bu nedenle “Aşk her ne taraftan gelirse gelsin, seni o tarafa götürür.” diyor Hazreti Pîr.

Semâ’yı düşüncelerden sıyrılmaya vesile olan başka pratiklerle karıştırmamak lazımdır. Semâ, Mevlevi için zikrullahtır, ibadettir. Her çarkta, Allah İsm-i Celâli zikredilir. Bir semâzen dostuma soruyorum hissiyatını. “Her çarkta O’nun ismini zikrettikçe, zamandan ve mekândan sıyrılıp yükseldiğimi ve Rabbimle buluştuğumu hissediyorum.”. Bir hissi tarif etmek ne kadar zor. Semâzenbaşı’na soruyorum ve çok anlamlı bir cevap alıyorum. “Semâ ederken bir gül kokusu aldım ama nasıl anlatabilirim ki?”. Sadece bizim değil, izleyen dostlarımın da kendilerini zaman ve mekânın dışında hissettiklerini söylediğimde amacın zaten bu olduğunu belirtiyor. Kendini semâzenle özdeşleştirdiğinde, izleyenlerin de aslında onun üzerinden semâ ettiklerini dile getiriyor. Semâzen, Hakk’a olan yolculuğunda izleyenlere aracılık yapıyor. Böylelikle “Haktan alıp halka vermek.” sözünün gerçek anlamını idrak ediyorum. Semâzen bu sözle, seçilmiş insan olduğu ve Hakkın tecellilerini halka dağıtan kişi olduğunu iddia etmiyor. Aksine o, Hakk’a yönelen seyahatinde bedenini başkalarına da aracı olarak sunmakla yetiniyor. Semâzenin amacı arı ve durulukta bu vazifeye hazır hale gelmektir. Böylelikle mukabeleyi düzenleyen vakıf başkanının, törenin başında yaptığı konuşmada geçen, “Bu bir duadır, lütfen bu duamıza siz de iştirak ediniz.” sözünü daha iyi anlıyorum.

Semâzenin dönüşü esnasında ortaya çıkan merkezkaç kuvvetiyle dünya ile isteklerinin dışarı atıldığını söyleyen var; bu dönüşün, kalbindeki Allah’ı tavaf etmek olduğunu söyleyen var; hatta atomlar ve gezegenlerin dönüşünden bahsedenler var. Hepsi anlamlı tarifler. Ancak en doğrusu tabi, Hazreti Mevlâna semâ için ne diyor, ona bakmak olacak:

“Semâ’a girdin mi iki dünyadan da dışarı çıkarsın. Semâ’nın şu âlemi iki âlemden de dışarıdadır. Yedinci göğün damı, yüce bir damdır amma Semâ’nın merdiveni bu damı aşar geçer, bu damdan da yücedir. Ondan gayrı ne varsa ayağınızın altına alın, vurun ayağınızı, ezin; Semâ sizin malınız mülkünüz, siz de semâ’nın malısınız, mülküsünüz. Aşk kollarını boynuma dolarsa ne yapabilirim ben? İşte böylece semâ ederken kucaklarım onu, bağrıma basarım.”.   

 

Bir gün dolu dolu geçti ve dostlara veda vakti erişti. Bir denizi bir testiye doldursan ne kadar alır? Bir günlük nasibi kadar diyor Hazreti Mevlâna. Herkes küpünün miktarı kadar nasibini aldı. Yarın yeni bir hafta başlayacak ve gündelik aklın hâkimiyetine gireceğiz. Kavgalar, çekişmeler, kıskançlıklar etrafımızı çevirecek. Burada yaşanılanlar bütün bu kargaşaya verilen bir saatlik bir mola mı? Yine boş şeylerin peşinden koşup boş insanlara bağlanacak mıyız yoksa gerçek ihtiyaçlarımızı öne çıkarıp gerisinden arınabilecek miyiz? Daha az hiddetlenip, daha az hırslanacak ve daha çok sevecek miyiz? Eğer ki bu hali, takip eden günlere yayamazsak, ziyandayız demektir. Kolay değil ancak unutmamalı ki, tecrübeler ancak hayatımıza yön verebildikleri ölçüde değer kazanıyorlar.  Dilimde iki şarkı dolanıyor. Birisi “Rüyadan uyanmış gibiyim şimdi bu yerde.” diyor, öteki “Bezminde geçen bir geceyi, bin yıl uzatsam”. Sonra Yahya Kemal’in Vuslat şiirinin sonu geliyor aklıma:

Bir an uyanırlarsa leziz uykularından,

Baştanbaşa, her yer kesilir kapkara zindan.

Bir faciadır böyle bir âlemde uyanmak,

Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak.

    Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık;

   Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık;

   Ey vuslat! O âşıkları efsununa ram et!

   Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!

 

Ümit edelim ki tatlı bir rüyadan uyanırkenki letafet sürsün, bir gece, bin yıla uzasın ve bu tatlı ve ulvi zaman, faciaya dönüşmeden yıllarca devam etsin. Mevlevihane’yi terk ederken o baş konulası eşiğe basmadan yüzümüzü içeriye dönüyor ve elimizi kalbimizin, sağ ayağımızı sol ayak başparmağının üstüne koyup eğilerek veda ediyoruz.

Hû…


  1. fatma yılmaz

    21 Nisan

    Kaleme yüreği katmak bu olsa gerek… Son zamanlarda sırf yazılmak için yazılan, duygudan yoksun köşe yazılarına oldukça güzel bir örnek. Hissedilerek yazılması okurken bıraktığı etkiyle aşikâr. Teşekkürler Noyan Özatik kaleminize ve yüreğinize sağlık…

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın