ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Seri Numaran Ne ?

Seri Numaran Ne ?

Sizin hiç Saliha Hanım Teyze’niz oldu mu?

Benim oldu…

Okuldan döndüğümde annem evde yoksa bana yemek hazırlayan, halis Trabzon tereyağından yaptığı un kurabiyelerini zorla ağzıma tıkan, çocukken kucağında uyutan, hastalandığım zaman çorba pişirip, mezuniyetimde ailemin yanında hüngür hüngür ağlayan…

Saliha Hanım Teyze komşumuzdu bizim, nurlar içinde yatsın…

Sizin hiç Ali Bakkal’ınız oldu mu?

Benim oldu…

Yoğurt bitince, tepsisinde kalan yoğurdun suyunu mahallenin çocuklarına dağıtan, o yıllarda evlerde telefon olmadığından dükkânından bağlattığımız telefonları haber vermekten gocunmayan, litrelik kolayı kavanozlara bölüp mahalle maçından sonra bütün takıma prim olarak dağıtan, para yoksa bütün mahalleye veresiye hesap açan…

Ali Bakkal komşumuzdu bizim, nurlar içinde yatsın…

Sizin hiç terzi Kemal Amca’nız oldu mu?

Benim oldu…

Bayramdan bayrama Sümerbank’tan alınan kumaşlardan pantolon diken, ikide bir patlayan pantolon ağlarını tamir eden, erimiş pantolon dizlerine meşinden yama dikip, bunu modaymış gibi mahalledeki bütün çocuklara uygulayan, sportotodaki “uzmanlığına” rağmen bir türlü 13+1’i tutturamayan, mahalledeki tüm erkeklerin gardırobu elinden geçmesine rağmen tabelasında ısrarla “Kadın Terzisi” yazan, Muğla’ya özgü sempatik şivesiyle mahallenin ileri gelenleri arasında yer alan…

Terzi Kemal komşumuzdu bizim…

Sizin hiç Aytekin Abi’niz oldu mu?

Benim oldu…

Seyyar arabasında mevsimine göre turşu, şambali, salatalık ya da limon satan, her mevsim tek ürün politikasından asla taviz vermeyen, sadece bizim mahalleye hizmet veren, sadece bizim mahalleden hizmet alan, hatta yarım limon satarak perakendeye yeni bir soluk bile getiren, yıllardır hala onun sattığı şambalinin lezzetini başka hiçbir şeyde bulamadığım, biraz çatlak, bir o kadar da sevecen…

Aytekin Abi komşumuzdu bizim…

Daha onlarcası var aklımda… Hepsi komşumuzdu bizim…

Zannetmeyin ki 150 yaşındayım… Hepitopu 47 oldum.

Ne oldu da kırk yıl içinde allak bullak olduk böylesine?!…

Birbirine selam vermeye bile tenezzül etmeyen, paylaşmayı bilmeyen, yardımlaşmanın kıymetinden bihaber bir toplum olduk çıktık.

Hayat değişiyor, değişen toplumun içine doğuyor çocuklar… Umutlar azalıyor, umutsuz bir toplumun içine doğuyor çocuklar.

İnsan olmanın değerini unutuyor muyuz yoksa?!…

Küçükken mahallede top oynardık, şimdi bilgisayarda…

Küçükken bakkaldan alışveriş yapardık, şimdi bilgisayardan…

Küçükken mektup yazardık, şimdi e-mail…

Teknoloji işte aman ne güzel!..

Gerçek ve sanal…

-Hiç son zamanlarda bankaya gittiniz mi?

-Hayır internetten yapıyorum işlemlerimi.

-Peki son zamanlarda tarla ektiniz mi?

-Evet!.. İnternette tarlam var, patlıcanlar oldu mu acaba?

-Afedersiniz, adınız ne?

-Nickname’im mi?

-Sorry?

-Takma adım yani?

-Gerçek olanı tercih ederim.

-25433310800

-Bu nedir?

-Adım işte…

-Ama bu bir numara?

-Evet, modelimi merak etmiyor musunuz?

-Ettim valla?

-“1966 model male, darkblonde, caucasian” (erkek kumral kafkasyalı)

-?????

Ne oluyor yahu!!!!

Sıkı durun söylüyorum:

İnsanoğlu robot yapmaya karar verdi. Robotlar dünyayı ele geçirdi.

İnsanoğlu robot oldu…

Artık isminiz bir işe yaramıyor, numara lazım, seri numaranız…

Bir tuşla bütün şecereniz çıkıyor ortaya… Anneniz, babanız, halanız, dayınız, paranız, pulunuz, eviniz yurdunuz, alacağınız, borcunuz..

Ismarlama çocuk yapılıyor artık.

Sperm bankasından özenle alınmış spermler, bir yumurtayla birleştirilip, kısık ateşte on beş dakika pişirildikten sonra isteğe göre kız yada erkek olarak servis ediliyor…

Düşünmemek üzerine örgütleniyoruz her geçen gün.

Mükemmel ırk yaratma savaşı bu… Faşizmin dik alası…

İçinde teknoloji var ya… İyiye kullanırsan mükemmel, kötüye kullanırsan felaket. Ama felaketi farketmemek daha büyük felaket!

Gerçek kavramı, felsefi bir kavram olarak, genel anlamda, düşüncede varolan ya da düşünülmüş şeylere karşıt anlamda ”varolan”, bir başka deyişle düşünülmüş olanın dışında mevcut olan anlamındadır.” Kitap böyle yazıyor valla.. 

Sanal kavramı da düşüncede var olan, hayal edilen, sanılan anlamındadır.

Yani gerçek olamayan bir dünyada “SANAL” dünyada yaşamaya yönlendiriliyoruz. 

“Gerçek” değil “Sanal”…

Yani var mıyız yoksa yok muyuz?

Hatırladınız mı bu evrensel cümleyi?

Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet’in, belki de üzerinde en çok düşünülen cümlesi:

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…”

Ne gariptir ki hemen herkesin bildiği bu düşünsel cümlenin devamı insanı daha da fazla düşünceye boğuyor..

Bakın devamı nasıl:

“Düşüncemizin katlanması mı güzel

Zalim kaderin yumruklarına, oklarına

Yoksa diretip bela denizlerine karşı

Dur, yeter demesi mi?

Ölmek, uyumak sadece!

Düşünün ki uyumakla yalnız

Bitebilir bütün acıları yüreğin,

Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.

Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.

Çünkü, o ölüm uykularında

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.

Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine

Sevgisinin kepaze edilmesine

Kanunların bu kadar yavaş

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine

Kötülere kul olmasına iyi insanın

Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?

Kim ister bütün bunlara katlanmak

Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek

Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya

Ürkütmese yüreğini?

Bilmediğimiz belalara atılmaktansa

Çektiklerine razı etmese insanları?

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:

Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor

Yürekten gelenin doğal rengini.

Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar

Yollarını değiştirip bu yüzden

Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.”

Hadi gelin bugün yeni bir şey yapalım;

Sağımızdakine, solumuzdakine,

Asansördekilere, otobüstekilere,

Bakkalımıza, manavımıza,

Komşularımıza, hatta tanımadıklarımıza gülen yüzümüzle “merhaba” diyelim… Sanal olmadığımızı “gerçek” olduğumuzu hatırlatalım.

İhtiyaç duydukları zaman yanlarında olduğumuzu hissettirelim.

İnsanları sevmekle başlayalım bugüne…

Mesaj yazacağımıza, seslerini duymayı deneyelim..

İnsan olduğumuzu hatırlayalım..

Yeter artık robotlaşmayalım!!!

İnsanlık devrimidir bu robotlara karşı, makineleşmeye, duygusuzlaşmaya karşı…

Kalın sağlıcakla..

Volkan Severcan Mayıs 2013

 

 

 

 


  1. Hasan Ahi

    28 Mayıs

    Tebrikler . Çocukluğumuzun tertemiz dünyası ile sözde modern yaşam arasındaki fark ancak bu kadar güzel anlatılabilir ve ben çocukluğumun Türkiyesini istiyorum çocuklupumdaki kadar saf ve temiz bir ülke istiyorum. Saygı ve sevgilerimle Hasan Ahi

  2. Ebru sezer

    28 Mayıs

    KendimiZi, Sokakta cafede markette bile görüp beğendiğimiz şeylere like yapmak üzereyken yakaladığımıZ bir dönemde böyle güzel anıları anımsatan çok güzel bir yazı olmuş. Kalemine, yüreğine sağlık…

  3. Deniz O.

    28 Mayıs

    Oldukça güzel bir yazı. Teşekkür ederim.

  4. Murat Dertsiz

    28 Mayıs

    ne kadar dogru bir anlatim olmus..daha dun asansorden inerken tanimadigim ama apartman komsumuza iyi aksamlar dedim ve cevap yok..oysa eminim ki sosyal medyada yuzunu bile gormedigi bir suru insanla ozelini bile paylasiyordur…gerceklerinize saglik.

  5. Ayşe Küçük

    28 Mayıs

    Çok güzel bir yazı olmuş.. Keşke düşündüğünüz kadar duyarlı olunabilse. Tebrikler..

  6. Mela As

    28 Mayıs

    Gozlerim doldu okurken cok gec degil benim icin 20 yil oncesi cocuklugum gencligim ve mahallemizin insanlari bizler insanligimiz ve unuttugumuz degerlerimiz komsularimiz bizler kucukkuyuda halen daha her bayramda,tatilde yasatmaya calisiyoruz sevgili Volkan Severcan kalemine saglik sevgiler…

  7. Ömer Genç

    28 Mayıs

    şahane yazı.. bunun acısını en çok, bizim gibi çelik-çomak’la büyüyenler hissediyor. “i-pad elinde doğmuş” nesile masal gibi geliyordur bunlar; halbuki ne kadar gerçek(ti)..

    yitip gidenlerin kadirşinaslığıyla ağrıyan yüreğine sağlık volkan severcan..

  8. Emine Beyaz

    28 Mayıs

    Sokaga ip gerip voleybol maçları yapılan günler/geçerken ipi koparan otomobile edilen küfürler ,bir önceki gün yukarı mahalleyle yapılan su savaşında sırılsıklam olunca anneden işitilen aZar ve niceleri… Demek (47 olmasam da) herkes benzer seyler yasıyor demek cok da farklı cok da bambaşka degilmiş bizi büyüten şeyler…demek herkes eskiyi özlüyor ya da zaman herkes için eskiyi güzelleştiriyor…okudugum her satırda “keşke” dedirten “özledim”dedirten yaZınız için teşekkür ederiz…yüreginize saglık.

  9. Hatice Oflas

    28 Mayıs

    Kalemine yüreğine sağlık.. Unutmaya yüz tutmuş ama yaşamımızda ne kadar büyük yerleri olan insanları sayende bir kez daha hatırladım. Biz unutmaz isek çocuklarımızda unutmaz..

  10. Temi Karahan

    28 Mayıs

    Tebrik ediyorum ,çok güzel bir konuya değinmişsiniz o kadar içten ve güzel anlatmışsınız ki kaybolan değerleri belki sayeniz de tekrar topluma kazandıra biliriz.Yüreği güzel insana sonsuz teşekkürler …

  11. Gittikçe mekanikleşmemiz…

    İnternet ve “sanal dünya” özgürlüğümüz oldu sandık önceleri.
    Ama farkettik ki bu sanallık bizim esaret zincirlerimiz aslında.

    Onlarsız yapamaz olduk.

    Özgürlük delisi olacağız derken, zincir manyağı olduk.

    Eline, kalemine sağlık Volkan..

  12. Omer Vatanartiran

    28 Mayıs

    Dogru soze ne denir? Eline saglik Volkan Abi, bir ihtimal daha var, o da yasamak mi dersin?

  13. Levent taşkın

    28 Mayıs

    Gerçek olannın azaldığı herkesin birbirinden koptuğu ve sanal iletişim arttığı günümüzde , bilgisayar başında büyüyen kendi dünyasında sosyal medya dışında başka iletişim kurmayı bilmeyen, yalnız sma aslında çok sanal arkadaşı olan bir nesil için asıl ihtiyaç olan yazınızdaki gerçekliği yaşamalarıdır. Kaleminize sağlık.

  14. Ezgi

    28 Mayıs

    Gerçekten güzel bir noktaya parmak basılmış.Okuduğumuzda düşündüren hayatımıza,değerlerimize dokunan bir yazı.Elinize yüreğinize sağlık.

  15. adem

    28 Mayıs

    çok güzel çocukluk bizim gibi biz gerçekten robotlaştık o 30 veya 35 yıl öncesi ve bugunu çok iyi anlatmışsınız gerçekten duygulandım

  16. Zafer Ercan

    28 Mayıs

    SEVGİLİ VOLKAN DOSTUM ÜSTADIM BAK BEN DE 2009 YILINDA NE YAZMIŞIM:

    Çocuk Zafer

    Kıpır kıpır bir Çocuk Zafer vardı bir zamanlar, çocuk tarafı hiç bitmeyecek olan,
    Rahmetli babası O’nu şöyle tanımlardı; “Zafer nerde diye aradığımızda çatılara ya da ağaçların tepesine bakardık önce”,
    Yakın akrabalarının birçoğu birbirinden duyduğu kelime olan, kıpır’ın, “pır”ı ile Zafer’in “za”sını birleştirip, ürettikleri Zapır kelimesi ile seslenirlerdi O’na,
    Durmazdı durduğu yerde…

    Ağaçların çok, evlerin seyrek olduğu, Antalya’nın narenciye bölgesinde geçti çocukluğu,
    Portakal çiçeklerinin baş döndürücü kokusu hala en sevdiği kokudur ama artık koklayamıyor,

    Yaramazlık ödevlerini aksatmadığı gibi okul ödevlerini de aksatmazdı hiç,
    Cuma günleri ödev bitmeden oyun oynamaya başlamazdı mesela,
    İlkokul 1’de ki Mehmet öğretmeni sıkı döverdi, hatta sol başparmağında derin bir kesik yarasının izi, yediği dayakları hatırlatır,
    Ve o iz, ilkokul 2’de ezberleyemediği şiire mazeret olamamış ve kıçına bir sürü tekme yemesini sağlamıştı,
    Neyse ki dayakçı bu öğretmen, dayaktaki başarılarından sonra okulun müdürlüğüne terfi ettirilmişti,
    Sonra yerine gelen Vedide Öğretmen çocuk Zafer’in adamlığa yolculuğunu başlatmıştı,
    Ve hala sever Vedide Öğretmenini ve hala da ziyaretine gider,

    Çocuk Zafer sabah erkenden kalkar portakal ağaçlarının üzerindeki salyangozları toplardı bazen,
    Fransız’lar mı ne yiyormuş bu sümüklü böcekleri, kim yerse yesin, o aldığı parayla basketbol topu alacaktı,
    Ama o topu, kazandığı bu harçlıklara rağmen hiçbir zaman alamadı,

    Birde çocukluğunun geçtiği yerde osuruk çiçeği adı verilen ve hakikaten de güzel kokmayan beyaz bir çiçek toplardı diğer çocuklarla birlikte,
    Tanesi 1 kuruştan 25’i bir bağ, al sana 25 kuruş hesabı,
    Aspirin mi ne yapıyorlarmış bu çiçekten, o zamanlar öyle rivayet ederlerdi kendi aralarında, Yıllar sonra güzel bir restoranda masada görünce gülmekten kendini alamamıştı,
    Oysa aspirin olduğunu sandığı çiçek, birilerinin romantik yemek masasını süslüyormuş osura osura,

    Yaban semizotları kafasına göre istediği yerde çıkardı mevsimi gelince,
    Demeti kaç kuruştu şimdi hatırlamıyor ama yumurta ile kavurması pek bir lezzetliydi,
    Pazarda Annesinin bağlayıp sattırdıkları da hem eve, hem kendine harçlık oluyordu,
    Çalışarak para kazanıp, kimseye muhtaç olmamanın en büyük zenginlik olduğunu keşfetmenin üzerinden yıllar geçmişti,

    İlikli plastik ayakkabılar ile kramponların dökme plastiği olurdu önceden bilir misiniz?
    Çocuk Zafer bilirdi bu sorduklarımı,
    Babaannesi köye gittiğin de alırdı iliklileri, Zafer’de gılikli mi ne derdi dilinin dönen tarafıyla, anlamayanlara tasvir edelim biraz, bildiğinizin sandaletin plastiği işte,
    Dökme plastik krampon da bildiğiniz futbol ayakkabısının bilmediğiniz komik hali işte,

    Schweppes en meşhur içeceği idi o zamanların, şu anki halinden inanın daha da meşhur,
    Bir de Denizli’den gelen Zafer gazozları satılırdı, köyün tek bakkalında,
    Başparmağında ezberleyemediği şiire mazeret olamayan kesik yarası nasıl dayakçı öğretmeni hatırlatıyor ise Schweppes de, patlak plastik topu hatırlatıyordu,
    Satın alındığında, sevinçten yatağın altında sakladığı bu plastik toplar o zamanlar ne kadar da pahalıymış,

    Yazları giderdi köyüne, hatta ailesi, köyün altını üstüne getirsin diye avans verirdi, önden yollayıp,
    Yaramazdı ama işe yaramaz değildi Zafer çocuk,
    Cuma günleri kasabanın pazarı olurdu ve bu haftanın bayram günü olurdu tüm çocuklar için,
    Çocuklardan birinin dedesi o gün plastik top almıştı torunlarına ve tüm köye gün doğmuştu,
    Plastik top ve köyün kangal dikenleri anlaşamazlardı hiç,
    O günde bu anlaşmazlığın sebebi Zafer’e kesilmişti, taçtan atılan top kangala gol olmuş ve top patlamıştı,
    Topun sahibi çocuk zırlayarak, “öde topumu” demişti,
    Köyün bakkalında buldu babasını Çocuk Zafer, babası “oğlum bir Schweppes iç” dese de içememişti alnından gelen terleri söndürmek istemesine rağmen, çünkü topu o patlatmıştı, suçluydu,

    O zamanlar ne kadar da pahalıymış o plastik top, babası cebinden çıkarıp ödemişti zırlayan çocuğun top parasını,
    Eve gittiklerinde de sıradan laf söylemişti herkes “yaramaz çocuk Zafer” diye,
    Ne o gün anladı, ne de bugün, “Allah’ım bu plastik top ne kadarda pahalıymış”…

    Çocuk olmak güzeldir,
    Kendi karnelerinizde olmayan yıldızlı pekiyiler, çocuklarınızın karnesinde olsun diye hırs yapmayın, akıllı olun…

    Zafer Ercan
    12.06.2009
    zafer@zaferercan.com

  17. Özgür Türkay

    28 Mayıs

    Sizden daha küçük olmama rağmen bu yazdıklarınızın herbirini birebir yaşamış bir kişi olarak,içimizde haykırmak isteyip de bir türlü ifade edmekten çeşitli nedenlerle imtina eden kişilerin tercümanı olmuşsunuz. 40 yıl içinde gelişen teknoloji ve 80 lerle daha 40 yaşlarındaki Türkiye Cumhuriyeti’nin insanlarının belli bir tekamüle ermeden getirilen yeniliklerle arada kalmışlığının ,plastik oyuncakla oynayan ama birden bire atarilere kavuşan çocukların anne baba olduğu yıllardayız artık. Bu konuları sık sık birbirimize hatırlatmalıyız kanımca ve dillere tercüman olduğunuz için teşekkür ederim…

  18. reyhan

    28 Mayıs

    Sevgili Volkan daha yazının ortasına gelmeden hemen telefonumu aldım elime seni aramak için ama telefon değiştirirken senin numaranın yeni telefona geçmemiş olduğunu görünce gözlerim doldu ve seninle konuşuyormuş gibi “evet Volkan benim Yüksel teyzem vardı ezacı selahattin amcam kırtasiyeci Tevfit amcam köfteci Mustafa abi vs.vs “ve şimdi diyorumki benim hayatıma dokunan adam gibi adama “sana teşekkür ederim Volkan benim hayatıma donunduğun sana merhaba dememe izin verdiğin ve bu yazınla insanlığıma dokunduğun için.güzel yürekli arkadaşım seni seviyorum.MERHABA……

  19. Arzu

    28 Mayıs

    Herkes birbirine yabancı ve ötekileştirildik ne yazık ki. Bizler öyle değiliz bir o kadar azınlığız. İnancın yerini menfaat ve para aldığı sürece pek olumlu değilim, bunlar iyi günler…

  20. AYŞIL KOYUNCUOGLU

    29 Mayıs

    Volkan’cım,

    Bu savas kaybedilmiş durumda. Simdi o bilim kurgu romanlarında anlatılan gizli insan toplumlarının özgürlük savaşçılarılarını bulmak lazım. Sevgılerımle, ayşıl

  21. Güliz Sertbulut

    29 Mayıs

    İNSANOĞLU ROBOT OLDU..…

    Doğru bir tesbit,haklısınız.Özellikle gençlik,elinde cep tel,vb.elekttronik cihazlar ile dış dünyadan kopmuş,çevresinde olup bitenlerden habersiz yaşıyor.Tepkisiz,umursamaz tavır takınan bu robotlar,gün geçtikçe artıyor.Nereye gidiyoruz?Nerede tükeneceğiz bilmiyorum.Sadece gençleri yermek de yanlış,haksızlık…Aynı sitede yaşayan 50-60 yaşındaki komşular bile selam vermekten kaçınıyor.Onların yetiştirdiği çocuklardan ne bekleyeceğiz ki…Paylaşımınız için çok teşekkürler.Kaleminize sağlık.

  22. yeşim çınar

    29 Mayıs

    gercekten günümüzü yansıtan çok güzel bi yazı olmuş sevgiler..

  23. büşra baybir

    29 Mayıs

    Kesinlikle katılıyorum size, insan olduğumuzu hatırlayalım..

  24. Kdrzm

    30 Mayıs

    Herşeyi doğru yazmışsın tebrikler aynı yaşlardayız yazdıklarınla o günler gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti ozamanlar tüp,sanaya,etbalık kurumunda kuyruklar olurdu pazar sabaharı ekmek fırınlarında ekmek bir defa cıkardı herkrs sabahtan alırdı ekmeğini gastesini çünki pazarları heryer kapalıydı hatırlıyotum tv istiklal marşıyla acılır vede gece 12de istiklal marşıyla kapanırdı dağa o günler için söylenecek cok güzel şeyler varda yazmakla bitmez ama hatırlattığın için teşekkürler

  25. Yücel Canyaran

    7 Temmuz

    Volkan Bey merhaba;
    Bana yazınızı yollayalı epey oldu, hızla okumuş ancak yoğunlukta yorum yazamamıştım. Hemen ardından da GEZİ PARKI olayları tırmanmıştı. Her birimizin hissettiği yabanileşme, yabancılaşma ve ötekileştirilme hali, bu ortaya çıkan olağanüstü olaylarla bir kırılma noktası yaşadı sanırım.
    Mucize oldu ve bir anda kaybettik sandığımız pek çok değeri aslında kaybetmemiş olduğumuzu, peşpeşe hepbirlikte gözlemledik… Yüreğimize su serpildi…
    Ancak bu olanlarla gerçek yüzünü görme fırsatı yakaladığımız bazı kişilerin de “insan olmak” tan nasibini alamadığını seyrettik.
    Sanırım kaybettik zannettiğimiz değerleri kaybetmeyi aslında biz istemiyoruz?! Bize diretiliyor, öğretiliyor ve unutturulmak isteniyor… Bunlara karşı “FARKINDALIK”la savaş açtığımızda toplumun bir kısmının yeniden İNSAN olmayı benimsediğini görebilmek inanılmaz bir mutluluk!
    Sıkıntı şu ki; toplumumuzun bir bölümü çok cahil ve gerçekleri göremiyor. Eminim sizler sanatçılar olarak, verdiğiniz ve vermeye devam edeceğiniz mücadelelerle bu insanları eğiteceksiniz. Çünkü; doğru yaşlarda alınmamış eğitimin boşluğunu, ancak gündelik hayata sızmayı başarabilen sanat doldurabilir…

    Elinize sağlık; yılmadan mücadeleye devam!!!

    Sevgilerimle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın