ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Türkiye Ekonomisinin Küresel Ekonomik Kriz Sonrası...

Türkiye Ekonomisinin Küresel Ekonomik Kriz Sonrası Makro-Finansal Görünümü

Türkiye Ekonomisinin Küresel Ekonomik Kriz Sonrası Makro-Finansal Görünümü

[dropcap]K[/dropcap]üreselleşme süreci gelişen piyasa ekonomilerinin ekonomik bağımsızlığını ne kadar etkiliyor sorusu son dönem “Açık Ekonomi Makro İktisadının” en önemli tartışma alanlarından birini oluşturmaktadır. Daha açık olarak, örneğin ABD Merkez Bankasının (FED) politika faiz oranlarını (FED funds) düşürmesi Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler de sermaye akımlarının artmasına yol açabilmektedir. Artan yabancı sermaye girişi yerli para biriminin değer kazanmasına ve enflasyon oranının düşmesine yol açmaktadır. Buna karşın yerli para biriminin değer kazanması ülkenin rekabetçi gücünü azaltmakta ve cari açığın artmasına ve ülkenin dış borç geri ödeme kapasitesinin düşmesine neden olabilmektedir. Ayrıca yoğun sermaye girişi ve değerlenen yerli para birimi, kredi genişlemesine ve yabancı para cinsinden yükümlülüklerin artmasına (FX pozisyonun artmasına) yol açmaktadır. Yabancı para birimi cinsinden yüksek borç yapısı bankalar başta olmak üzere özel sektörün döviz cinsinden kaldıraçlı işlemler yapmasına neden olmakta ve bu durum bilançoları kırılgan hale getirmektedir. Küreselleşmenin gelişen piyasa ekonomileri üzerine etkisine bir başka örnek emtia fiyatlarındaki artışın ve/veya kurlardaki artışın geçiş etkisi (pass through effect) kanalıyla fiyatlar üzerinde etki etmesi para politikası uygulayıcılarının enflasyon başarılarını olumsuz etkisidir.

Bu iki örnek bile Türkiye ekonomisinin son dönem gelişmelerini analiz ederken küresel ekonomik gelişmelerin etkisini göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. IMF başta olmak üzere uluslar arası finans kuruluşlarının Türkiye ekonomisi için yayınladıkları son dönem raporlar bizim bu düşüncemizi haklı çıkarması ve temel kırılganlık noktalarını ortaya koymaları bakımından önemlidirler.

Bu raporlarda Türkiye ekonomisinin yurt içi ve yurt dışı gelişmelere bağlı olarak son bir yılda önemli makro finansal riskler taşıdığı belirtilmiştir. IMF (2012) raporunda; gevşek yurt içi politikalar ile küresel para politikasındaki gelişmeler sonucu olarak artan sermaye akımlarına eşlik eden kredi genişlemesi ve güçlü yurt içi talep, cari açığın artmasına ve kısa dönem borçlarda yükselmeye yol açmıştır denilmektedir.

2011 yılının ortalarından itibaren cari açığın kriz seviyesi olarak kabul edilen %10’luk seviyelere yaklaşmış olması Türkiye ekonomisi için spekülatif bir görünüme sahip olduğu yönündeki düşünceleri kuvvetlendirmiştir. Nitekim IMF (2011) staff raporu 2012 yılında Türkiye ekonomisi için sert bir iniş uyarısı yapması, Fitch’in Türkiye’nin kredi notunu olumludan durağana çevirmesi, yine Standart&Poors’un kredi notunu spekülatif dereceden açıklaması 2012 yılı için Türkiye ekonomisine uyarı sinyalleri olarak değerlendirilebilir.

Türkiye ekonomisinin 2012 yılı için temel kırılganlıklarının neler olduğunu açıklamak gerektiğini düşünüyoruz. Bankacılık sektörü Türkiye ekonomisinde son dönem kırılganlık alanlarından birini oluşturmaktadır. 2001 krizi sonrası küçülen bankacılık sistemi güçlü ekonomiye geçiş programı ile birlikte varlık genişlemesini sürdürmüştür. 2005 yılında toplam varlıklar / GSYH rasyosu % 63 iken 2011 yılında % 90 düzeylerine ulaşmıştır. Ancak varlıkların kompozisyonuna bakıldığında kamu kâğıtlarının toplam varlıklar içerisindeki payı 2005 yılından itibaren azalma göstermeye başlamış ve artan kredi genişlemesine paralel olarak 2010 yılı sonunda % 29 oranında daralmıştır. 2008 yılında global krizle birlikte ivme kaybetmesine rağmen 2010 yılında kredi stoklarındaki değişim / GSYH rasyosu  % 14 lere çıkarak kendi zirvesine ulaşmıştır.

Diğer yandan belirtilen dönemde toplam kredilerin toplam mevduatları oldukça aşması bankacılık sektörünün likidite riskini (maturity mismatch) arttırmaktadır. Bankacılık sektörünün 2010 yılındaki kredi genişlemesinin en önemli parçasını ( % 40) diğer tüketici kredileri oluştururken, konut kredileri ( % 38) ve kredi kartlarında ( % 18) önemli ölçüde bir büyüme gözlemlenmiştir. 2011 yılı ortalarında tüketici kredilerinin büyüme oranı % 45 lere ulaşmıştır. Özellikle 2010 yılından sonra görülen hızlı kredi genişlemesi ilerisi için bankacılık sektöründe bilanço sorunları yaratabilir. 2009 yılının son aylarından itibaren ortaya çıkan bu hızlı kredi genişlemesinde özel bankalar ve yabancı bankalar ön plana çıkmıştır. Takipteki kredilerin (Non Performing Loans) toplam krediler içindeki payı 2009 yılında zirveye çıksa da, 2010 yılının sonunda kendi tarihi ortalaması olan 2.8 düzeylerine geri dönebilmiştir. Bankacılık sektörünün net faiz oranları üzerindeki teminatları sektör içi rekabet sonucu baskı altında kalmıştır, 2009 yılından itibaren Türk Bankacılık sektörü yüksek teminat oranları ile fakat yüksek riskle çalışmak durumunda kalmıştır.

Bu noktada Türkiye ekonomisi için asıl dikkat çekici olan konu cari açık ve tüketici kredileri artışının bir birine paralel seyretmesidir. Tüketici kredilerindeki artış cari açığı arttırmaktadır. Artan cari açığın finansmanı ise daha çok kısa vadeli yabancı kaynaklar cinsinden olmaktadır. Bu durum tüm sektörlerin FX pozisyonlarının (yükümlülük dolarizasyonu)  artmasına neden olarak ilerde kur uyumsuzluğu (currency mismatch) kanalı ile bilanço kırılganlıklarına yol açabilecektir.

Dolayısı ile 2010-2011 döneminde ekonomi için önemli bir risk göstergesi de bankacılık, hane halkı ve firma bilançolarının yükümlülük tarafının dolarlaşmasıyla ilgilidir. Cari açık her zaman Türkiye ekonomisi için önemli bir risk oluşturmuştur. 2008-2009 döneminde ekonomik daralmaya bağlı olarak cari açık miktar azalma görülmesine karşın takip eden yıllarda, düşük maliyetli yabancı fonlarla desteklenen kredi genişlemesi ve o dönem için aşırı değerlenmiş Türk Lirası cari açığın genişlemesinin temel kaynaklarını oluşturmaktaydı.

ABD merkez bankasının ve diğer büyük merkez bankalarının kriz sonrası uygulamaya soktukları miktarsal gevşeme (quantatiy easing) politikası Türkiye ekonomisine gelen kısa vadeli yabancı kaynakların artmasına yol açmıştır. 2010 yılından sonra bu yolla Türkiye’ye gelen kısa vadeli fonların toplam yabancı fonlar içindeki payı %65’i geçmiştir.  Kısa vadeli sermaye akımlarının yol açtığı bu kredi genişlemesi ise cari açığın finansman kanalını oluştururken ayrıca geri besleme etkisi ile yurt içi kredi genişlemesini de arttırmaktadır. Ancak yurt içi kredilerin kısa vadeli yabancı kaynaklarla fonlanması, belirsizliğin devam ettiği küresel ekonomik koşullarda özellikle bankacılık sektörü için risk yönetimini zayıflatmakta ve bilançoların bozulmasına neden olmaktadır.

2010 ve 2011 dönemlerinde Türkiye ekonomisi sırayla % 10 ve % 11 gibi önemli bir büyüme performansı göstermiştir.  Ancak bu büyüme performansını iç talebin sürüklediği bir yapı göstermiştir. Ekonomik büyüme üzerinde tüketim ve ticari olmayan yatırım harcamalarının payı yüksektir. İhracat ve ithalat ilişkisi büyük oranda ithalat lehine gelişmiş dolayısıyla dış sektörün büyüme üzerindeki etkisi negatif olmuştur. Sanayi üretiminin ekonomik büyümeye katkısı % 10 civarında kalmıştır. Bu büyüme performansı sonuç olarak cari açığın daha fazla genişlemesine neden olmuştur. 2010 yılında cari açık GSYH’ya oranı % 6,5 olurken, 2011 yılında % 9.25 olmuştur. Cari açığın bu kadar yüksek olması daha öncede söylediğimiz gibi ülke ekonomisi için bir risk göstergesidir ve uluslararası derecelendirme kuruluşu tarafından riskli ülke olarak kabul görmektedir. Ülkenin kredi notunun riskli-spekülatif olarak kabul edilmesi cari açığın finansman maliyetini arttırmakta hatta dünya ekonomik konjonktürüne bağlı olarak cari açığın finansman sorununa neden olabilmektedir.

Enflasyon konusunda ki performansımızın da çok iç açıcı olduğunu söylemek doğru olmaz diye düşünüyoruz. Zira Türkiye ekonomisinin tam enflasyon hedeflemesine geçtiği 2005 yılından itibaren nokta enflasyon hedeflerini yakalamakta başarısız olduğu görülmektedir. 2009 yılı hariç Türkiye’de enflasyon oranı ortalama olarak 10’lar seviyesinde kalmış ve hedefin sürekli olarak üstünde performans sergilemiştir. 2010 yılında uygulanan “makro ihtiyati sıkıştırma” ve 2011 yılında uygulanan “parasal sıkıştırma” tedbirlerine rağmen yinede global finansal krizin TCMB’nın fiyat istikrarı ve finansal istikrarı bir arada sağlamaya çalışan politikasının enflasyon hedefinden sapılmasına yol açtığını söylemek gerekmektedir.

PIMCO CEO su El-Erian tarafından ortaya atılan yeni normal (new normal) kavramı Dünya ekonomilerinin kriz sonrası toparlanma sürecine girmelerinin uzun zaman alacağı ve bu yeni durumda daha düşük büyüme ve daha yüksek enflasyon oranlarının görüleceği biçiminde açıklanmaktadır. 2011 yılında % 11 büyüyen Türkiye ekonomisi için IMF, Goldman Sachs gibi finans kuruluşları 2012 için % 3,5 büyüme tahmini yapmış, yine MB, 2012 için enflasyon hedefini % 5 yerine % 6,5 olarak revize etmişti. Ekonominin 2012 yılının ilk altı aylık performansı da bu tahminleri realize olacağını gözükmektedir.

ABD MB’sı FED son olarak uygulamaya koyduğu QE3 politikası ve Avrupa Merkez Bankası’nın PIIGS krizinin derinleşmesini engellemek üzere uyguladığı parasal genişleme politikası küresel likidite genişlemesine yol açmıştır. Bu durum Türkiye ekonomisi üzerinde finansal istikrasızlık yaratabilecektir. Ekonomik daralmaya paralel olarak cari açık da son dönem iyileşmeye rağmen MB’nın kredi genişlemesine dikkat etmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Ekonomik daralma bütçe gelirleri üzerinde daralmaya yol açarak bütçe disiplinin sağlanmasını sıkıntıya neden olduğu görülmektedir. Bütçe disiplininin korunması hem para politikası üzerinde mali baskınlığa yol açmaması hem de finansal istikrasızlığa karşı uygulanacak makro basiretli (ihtiyati) politikaların başarılı olabilmesi için elzemdir. Zira Ghosh ve diğerleri tarafından 2010 yılında IMF’de yayınlanan “Managing Capital Inflows” isimli çalışmada gelişen piyasa ekonomilerinin sermaye akımlarına çok fazla maruz kaldıkları ve bu yüzden sermaye akımlarını kontrol getirebilecekleri belirtilmiştir. Ancak bunun için bütçe disiplini konusunda belli bir performansın sağlanması gerekmektedir. Daha açık bir ifade ile sermaye akımlarına karşı uygulanacak politika tedbirlerinin başarılı olmasının koşuluda bütçe disiplininin sağlanmış olmasından geçmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye ekonomisinin 2012 yılının son döneminde ortaya çıkan tablo iç açıcı olmasa da kontrollü bir yumuşak iniş en iyi durum olarak ortaya çıkmaktadır. Zira ekonomiyi ısıtmaya yönelik politikalar, cari açığın genişleyeceği, finansal istikrasızlığın arttırtacağı ve daha yüksek enflasyonun görüleceği oldukça kötü bir senaryoya yol açabilir.

 Kaynakça

Başçı, Erdem (2012) a, “AB Krizi ve TCMB Para Politikası”,  Stratejik Düşünce Enstitüsü, TCMB, 28 Haziran 2012, Ankara.

Başçı, Erdem (2012) b, “Ekonomik Görünüm”, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası, 6 Ocak 2012, Bursa.

IMF (2012) a, “Turkey: 2011 Article IV Consultation—Staff Report; Staff Supplements; Public Information Notice on the Executive Board Discussion; and Statement by the Executive Director for Turkey”, IMF Country Report No. 12/16

IMF (2012) b, “Turkey: Financial System Stability Assessment”, IMF Country Report No. 12/261.

Ostry,  Jonathan D., Atish R. Ghosh, Karl Habermeier, Luc Laeven, Marcos Chamon, Mahvash S. Qureshi, and Annamaria Kokenyne (2010), “ Managing Capital Inflows:  What Tolls to Use” , IMF Staff Discussion Note”, April 2011.


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın