ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Uluslararası Sistemin Dönüşümü Ya Da Postküreselle...

Uluslararası Sistemin Dönüşümü Ya Da Postküreselleşme

Yazar: Dr. Murat SARAÇLI

Tarihsel gelişim süreci açısından kökeni 15. yüzyıla kadar geri giden ve fakat terim olarak ilk kullanımı 1961’de gerçekleşen küreselleşme olgusu, 1980’li yılların başında ABD’de ekonomik ve siyasal alanlarda uygulamaya konulan neo-liberal politikalar çerçevesinde yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Söz konusu politikaları çerçevesinde küresel sermaye akışını kontrol eden ve ülkesine yönlendiren ABD’nin, dünya ekonomisinin ihtiyacı olan toplam talebi sağlayan ülke konumuna gelmesi ayrıca uluslararası ilişkilerde, mevcut uluslararası kurum ve kurallar vasıtasıyla çevre, insan hakları, insani müdahale vb. farklı alanları kapsayan “uluslararası rejimler[1]”in ortaya çıkması ve sonrasında da bunların kontrolünde öncü rolü oynaması[2], neo-liberalizm ile küreselleşmenin, özünde aynı şeyleri ifade eden farklı kavramlar olarak algılanması ve ABD’nin de küreselleşme sürecinin lokomotifi olarak görülmesi neticesini doğurmuştur.

1970’li yılların başında yaşanan petrol krizleri ile tıkanan dünya ekonomisinin uluslararası sistemi değişime zorladığı bir dönemde, Amerikan bilim çevreleri tarafından, bu ülkenin hegemonyasını koruyabilmesinin bir yolu olarak ortaya konulan ve 1980’lerin başında uygulanmaya başlanan neo-liberal politikalar çerçevesinde, hegemon devlet olan ABD, uluslararası sermaye ve ticaret piyasalarına doğrudan müdahalede bulunma anlayışından vazgeçerek bunu, uluslararası örgütler ve antlaşmalar eliyle gerçekleştirmeye başlamış ve bu kapsamda Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (General Agreement on Tariffs and Trade-GATT) ve Bretton Woods Sistemi’nden yararlanmıştır[3]. Söz konusu politikalarıyla uluslararası sermaye ve ticaret akışını kontrol edebilme yeteneği kazanan ve böylece Avrupa ve Japonya karşısında rekabet gücünü kaybeden ekonomisini yeniden dengeye getiren ABD, uluslararası siyasal sistemde de, ekonomik alanda özellikle kendisine rakip olabilecek devletlerarasında yarattığı asimetrik karşılıklı bağımlılık ağları vasıtasıyla, uluslararası rejimleri ve bunların oluşturduğu hukuk sistemini kontrol edebilme ve yönlendirebilme kabiliyetine erişmiştir[4]. İki dünya savaşı ertesinde ekonomik ve siyasal olarak ciddi bir bunalıma düşen Avrupa kıtasının içinde bulunduğu yeniden yapılanma sürecinden ve Soğuk Savaş koşullarının Batı Bloğu içerisinde kendisine sağladığı avantajlardan yararlanmasını bilen ABD’nin, neo-liberal politikalar çerçevesinde oluşturduğu söz konusu küresel ekonomik ve siyasal düzen 1990’lı yılların ikinci yarısına kadar, çok fazla sorgulanmadan, hakimiyetini sürdürmüştür.

1991 yılında SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın resmen sona ermesi ile birlikte hem ABD hegemonyası hem de küreselleşme süreci açısından yeni bir aşamaya girilmiştir. Bu dönemde, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasına paralel olarak Batı Bloğu içerisindeki liderliği sorgulanmaya başlanan ABD ayrıca, uluslararası ilişkilerde kapitalist bir aktör gibi hareket etmeye başlayan Çin ve onun ortaya çıkardığı yeni tehditlerle yüz yüze gelmiştir[5]. Yılda ortalama %10’luk büyüme hızı, büyük insan kaynağı ve geniş coğrafyası ile küresel ekonomik sisteme açılmaya başlayan Çin’in yanı sıra, 1990’ların ikinci yarısından itibaren dünya ölçeğinde etkileri görülen büyük ekonomik krizlerle de (1994-1995 Meksika Krizi ve 1997-1998 Güneydoğu Asya Krizi) baş etmek zorunda kalan ABD, bu dönemde ayrıca, içeride dış politikasına yönelik realist kısa vadeli ve liberal uzun vadeli amaçlar ekseninde yaşanan tartışmalarla, dışarıda ise, sorgulanmaya başlanan hegemonik gücünü sürdürmeye çalışmakla meşgul olmuştur. Bu noktada, Kasım 1999’da Dünya Ticaret Örgütü’ne üye devletlerin bakanlarının katılımıyla Seattle’da gerçekleştirilen ve başarısızlıkla sona eren “Binyılın Buluşması” adlı zirve, ABD’nin karşı konulamaz bir güce sahip olduğu iddiasını ciddi bir biçimde tartışmaya açması açısından önemli bir kilometre taşı olmuştur. ABD’nin her şeyini ortaya koyduğunda bile, önemli bir uluslararası ekonomik mücadelede geri adım atmak zorunda kalabilecek denli tökezleyebileceğini gösteren Seattle’daki zirve ve bu zirvede ABD’nin başarısız olmasına neden olan engeller (1. Avrupa Birliği ve Japonya 2. Uluslararası Sivil Toplum: Sol gruplar, ABD sendikaları ve orta sınıf çevreci hareketler 3. Güney yarımküre ülkeleri) aslında, 2000’li yıllarda bu ülkenin hegemonyasına meydan okuyacak aktörlerin ilk işaretlerini de ortaya koymuştur[6].

1990’ların ikinci yarısında ortaya çıkan ve hegemonyasını büyük ölçüde tehdit eden küresel nitelikteki söz konusu ekonomik krizleri, dünya rezerv parası niteliği taşıyan ve küresel ekonomide diğer para birimlerine göre ayrıcalıklı bir yere sahip olan Dolar’ı sayesinde aşan ABD, günümüzde bu konuda da sıkıntılar yaşamaktadır. Bu açıdan baktığımızda, Avrupa Birliği’nin tek para birimi olan ve 1 Ocak 2002’de tedavüle giren Euro, Dolar’ın dünya ekonomisindeki konumuna meydan okuyan en büyük rakip olarak ortaya çıkmış ayrıca dünya Dolar rezervlerinin yarısından fazlası da, ABD’nin günümüzde giderek kontrol etmekte zorlandığı, Çin ve Japonya gibi Asya ülkelerinin elinde toplanmıştır. Dolar’ın dünya piyasalarında kontrolsüz bir şekilde ve büyük bir hızla değer kaybetmesinin, ABD’yi önce dünya ekonomisinden sonra da dünya siyasetinden silebileceği gerçeği göz önüne alındığında, Çin liderliğinde birleşecek Japonya, Güney Kore, Endonezya, Tayland, Malezya ve Singapur’un ABD hegemonyasını ortadan kaldırabilecek en ciddi rakipler olarak belirdikleri görülecektir[7]. Ancak bunun gerçekleşme olasılığının, ABD’nin söz konusu potansiyel rakipleri ile ilişkilerinin seyrine bağlı olduğu ve bu noktada Amerika’nın çıkarlarını tanımlarken söz konusu potansiyel rakiplerine doğrudan meydan okumadığını göz önüne aldığımızda, böyle bir ihtimalinin gerçekleşmesinin zor olduğu söylenebilir.

Peki, olası rakipler açısından zor görülen durumun yani Amerikan hegemonyasının ve bu hegemonyaya bağlı olarak oluşturulan küresel siyasal ve ekonomik düzenin ortadan kaldırılmasının, yine hegemon devlet olan ABD tarafından gerçekleştirilmesi mümkün mü? Bu soruya verilebilecek olan cevap, eğer ABD bugün içinde bulunduğu mutlak güvenlik arzusunun peşinden giderse, evet olacaktır[8]. Başta da belirttiğimiz gibi ABD, küreselleşmenin lokomotifi olmuştur ve hem ekonomik hem siyasal hem de teknolojik-bilişsel alanda bu rolünü layıkıyla yerine getirmiştir. Bu süreçte kapalı olan sınırlar açılmış ve bireylerin, şirketlerin, bilginin, sermayenin, ticaretin, sivil toplum örgütlerinin vs. önündeki engeller ortadan kaldırılarak “serbestlik” temel ilkesi benimsenmiştir. Ancak ABD’ye yapılan 11 Eylül 2001 tarihli terör saldırısı ve ardından gerçekleştirilen Afganistan müdahalesi (2001) ile Irak Savaşı/II. Körfez Savaşı (2003), ABD’nin neo-liberal politikaları terk ederek ulusal güvenlik eksenli ve kapanmacı/kısıtlayıcı yeni bir dış politika anlayışını gündemine aldığını göstermektedir. Ayrıca bu politika değişikliği sadece dış politikayla sınırlı kalmamakta Amerikan iç politikasında da bu yönde sinyaller alınmaktadır. Nitekim, Dünya Ticaret Günü’nün kutlandığı 23 Mayıs 2008 tarihinde Beyaz Saray’da gerçekleştirilen bir toplantıda bizzat Başkan Bush tarafından “Amerikan Malları Haftası”nın ilan edilmiş olması da bu noktada dikkat çekici bir gelişme olmuştur[9]. Küresel bir dünyanın ulusal güvenliklerini ön plana çıkartan ve ulusal sınırlarına kapanan devletlerin dünyası olmadığı açıktır. Bu açıdan yeni Amerikan iç ve dış politikasının zamanla küreselleşmenin hem olumlu hem de olumsuz etkilerini ortadan kaldıracak radikal değişimleri uluslararası sistemde gerçekleştirmesi muhtemeldir. Nitekim, günümüzde “post-küreselleşme” kavramı etrafında yürütülmeye başlanan tartışmalar da böyle bir değişimin yaşanmakta olduğunun ya da yaşanmasının kaçınılmazlığının göstergesi niteliğindedir[10].

Peki “postküreselleşme” kavramı neyi ifade etmektedir? Kavram etrafında yapılan tartışmalara baktığımızda, bu dönemin ilk özelliği olarak, Batı-dışı modernleşmenin giderek dünyada şekil almaya başladığını ve Batılı modernleşme tarzına gerçek bir rakip olarak belirdiğini görmekteyiz[11]. Günümüzde en az Amerikan ya da Avrupa üniversiteleri düzeyinde eğitim veren Asya üniversitelerinin sayısındaki ve eğitim kalitelerindeki artış, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma süreçlerinde daha fazla örnek almaya başladıkları “Çin Rüyası”, Hollywood filmleri ile rekabet etme kapasitesine erişen ve Müslüman dünyasında giderek etkisini arttıran Hindistan’ın film endüstrisi (Bollywood), hepsi birlikte Doğu’nun kendi geleceğini kendi algılamaları çerçevesinde oluşturmaya başladığının kanıtları niteliğindedir. Postküreselleşme döneminin ikinci özelliği ise, Soğuk Savaş düzeninin sona ermesiyle ortadan kalkan demokratik ve demokratik olmayan devletler ayrımının tekrardan gündeme gelmiş/getirilmiş olmasıdır. ABD’nin terörizme karşı küresel savaşını başlattığı, 11 Eylül 2001 tarihli saldırıların ardından giderek daha görünür hale gelen ve “şeytan” eksenli ifadelerle beslenen söz konusu ayrışma günümüzde giderek derinleşmekte ve etkilerini hissettirmektedir. Postküreselleşme döneminin üçüncü bir özelliği ise, Çin ve Hindistan gibi hızla büyüyen ekonomilerin başarılı bir iç tüketim/talep düzeyini yakalayarak, zengin ekonomilerden bağımsızlıklarını kazanabilme noktasına gelmeleridir. Ekonomist David Hale’in Wall Street Journal’da yayınlanan bir makalesinde yer verdiği şu veriler bu açıdan oldukça açıklayıcı görünüyor[12]:

“…Günümüzde, küresel ekonomideki liderliğin kalkınmış ülkelerden, hızla büyüyen ekonomilere/gelişmekte olan ülkelere doğru el değiştirdiği görülüyor. 1990’ların sonlarında gelişmekte olan ülkeler küresel ekonomideki büyümenin ancak %37’sini gerçekleştirirlerken, 2007 yılı itibariyle bu rakam %52’nin üzerine çıkmıştır. 2007 yılında tek başına Çin, küresel gayri safi yurt içi hasıladaki artışın %17.8’sini gerçekleştirirken aynı dönemde bu rakam ABD için %14.6’da kalmıştır. Gelişmekte olan ülkeler 1995 yılında toplam dünya hasılasının %18’ni paylaşırlarken, 2008 yılında bu rakam %29’a çıkmıştır. Ayrıca Dünya Bankası’nın yayınladığı rapora göre, gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri 2008 yılında %7.4’lük bir büyüme gerçekleştirirlerken, aynı dönemde kalkınmış ülkelerin ekonomilerinin büyüme oranı %2.2’de kalmıştır.”

Sonuç Yerine:

Günümüzde küresel uluslararası sistem büyük bir meydan okuma ile karşı karşıyadır ve bu meydan okumanın öncülüğünü de Çin ve Hindistan gibi Asyalı/Doğulu ülkeler yapmaktadır. 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleşen terörist saldırılar, dünyada ulusal güvenlik eksenli ve ulusal sınırlarla sınırlanmış yeni dış politika anlayışının kabul görmesi ve yayılması noktasında önemli bir kilometre taşı olmuştur. Postküreselleşme olarak adlandırılan bu sürecin en önemli özelliğinin, modernleşme algısı üzerinde önemli bir değişimi gündeme getirmesi ile alakalı olduğunu ve bugüne kadar Batı tipi modernleşmeyi gerçekleştirmeye çalışan ancak bunu başaramadığı için yine Batı tarafından eleştirilen Doğulu ülkelerin, artık kendi geleceklerini kendi değer yargıları ve normları etrafında kurmaya çalıştıklarını görmekteyiz.

Bugün modernleşme algısı giderek Batılı kalıplardan arındırılmakta ve her ülke kendi değer yargılarını ve kültürünü modernleşme süreçlerini belirleme noktasında temel veri almaktadır. Yaşanan postküreselleşme süreci evrensel kabul edilen değerlerin giderek yerelleşmesi ve yerel değerler etrafında yeniden tanımlanması olarak kendini ön plana çıkarmaktadır. Hegemon devlet olan ABD’nin söz konusu rolünün uluslararası sistem düzeyinde tartışılması ve Çin ve Hindistan gibi yeni aktörlerin hegemona yönelik meydan okumalarını ön plana çıkarması şeklinde zuhur etmesi beklenen değişim süreci, artık giderek kaçınılmaz bir hal almaya başlamıştır. Tarihsel deneyimler de bize göstermektedir ki, her meydan okuma mutlaka uluslararası sistemde bir yeni değişim/dönüşüm sürecini başlatmış ve bu süreç neticesinde yeni bir hegemon ortaya çıkarmıştır ki, küreselleşmeden postküreselleşmeye doğru evrilmekte olan bugünkü uluslararası sisteminde benzer neticeleri uzun vadede ortaya çıkarması beklenmelidir.

Uluslararası sistemin yapısında önemli değişimler yaşanırken, bu değişimleri zamanında algılayabilen ve buna göre politikalar belirleyebilen devletlerin söz konusu değişim sürecinde söz sahibi olacağı unutulmamalıdır. Bu açıdan Türkiye de, yaşanan gelişmeleri iyi okumak ve özellikle uluslararası sistem üzerinde artan Doğu etkisini iyi yorumlamak zorundadır. Türkiye gerçekten bölgesi özelinde ve uluslararası sistem genelinde etkili bir aktör olmak istiyorsa, küreselleşmeden postküreselleşmeye doğru evrilmekte olan uluslararası düzenin temel dinamiklerini takip edebilmeli ve bunlara göre konumunu yeniden sorgulamalıdır. Ancak böyle bir yaklaşım tarzı, Türkiye’nin 21. yüzyılda kendisini uluslararası sisteme kabul ettirmesi ve bu sistem üzerindeki etkisini hissettirmesi noktasında etkili bir araç olabilecektir.

Kaynakça:

“Beyaz Saray’da Yerli Malı Pazarı Kurdu”, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/9015044 .asp, genericviagraonlinestore.com (erişim tarihi: 06.07.2008).

BROWN, Chris ve Kirsten AINLEY. Uluslararası İlişkileri Anlamak, (Çev.) Arzu OYACIOĞLU, İstanbul, Yayınodası, 2007.

GARDELS, Nathan. “Post-Globalization”, http://www.digitalnpq.org/archive/2008_spring/ 01_gardels.html, (erişim tarihi: 02.07.2008).

HALE, David. “Brave New Economy”, http://online.wsj.com/public/article_print/ SB12 0364005662584563. html, (erişim tarihi: 02.07.2008).

KRASNER, Stephen D.. “Regimes and the Limits of Realism: Regimes as Autonomous Variables”, International Organization, C. 36, S. 2, (İlkbahar 1982), ss. 497-510.

MITTELMAN, James H.. The Future of Globalization, Bangi, Penerbit Universiti Kebangsaan Malaysia, 1999, ss.1-23.

ÖZEN, Çınar. “Dünya Düzeni ve Gelişmekte Olan Ülkeler”, Ekonomik Yaklaşım, S. 52-53, (Güz 2004), ss. 185-205.

ÖZEN, Çınar. “Global Siyasal Sistem ve Türkiye Üzerine Bir Değerlendirme”, Doğu Batı, S. 24, (2003), ss. 275-288.

ÖZEN, Çınar. “Liberalizmden Neoliberalizme Güç Olgusu ve Sistemik Bağımlılık”, Uluslararası İlişkiler, C. 1, S. 4, (Kış 2004), ss. 59-79.

RUGGIE, John Gerard. “International Regimes, Transactions, and Change: Embedded Liberalism in the Postwar Economic Order”, International Organization, C. 36, S. 2, (İlkbahar 1982), ss. 379-415.

SARAÇLI, Murat. (Ed.) Küreselleşmeden Postküreselleşmeye: Değişim Sürecindeki Dünya Düzeni ve Türkiye, Ankara: Lotus Yayınevi, 2008.

WALLERSTEIN, Immanuel. “Seattle, or the Limits of the Globalization Drive”, Commentary No. 30, Dec. 15, 1999, http://fbc.binghamton.edu/30en.htm, (erişim tarihi: 01.07.2008).


[1] Uluslararası rejimler, uluslararası sistemdeki aktörlerin, uluslararası ilişkilerin verili bir alanına yönelik beklentilerini içeren sosyal kurumlardır.  Uluslararası rejimlerin analitik birleşenlerini ilkeler, normlar, kurallar ve prosedürler oluşturmaktadır. Uluslararası sistemde rejim oluşumu/yaratımı genellikle büyük savaşların patlak vermesi gibi sistemde çok önemli kesintilerin yaşandığı zamanlarda meydana gelir. Rejimler ilk ortaya çıktıklarında güç paylaşımları ile rejimin özellikleri arasında çok büyük oranda bir uyum söz konusudur: “Güçlü devletler rejimleri çıkarlarını geliştirmek için oluştururlar”. Fakat zamanla ikisi (güç paylaşımları ile rejimin özellikleri) ayrı yönlere saparlar. Genel olarak rejimlerin temel ilkeleri ve normları çok sağlamdırlar ve bir kez rejim yaratıldıktan sonra söz konusu düzen,  kuralları ve karar yapım süreçlerini geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya başlar. Fakat güç paylaşımları çok dinamik ve değişkendir. Bundan dolayı rejimler ve güç paylaşımları aynı oranda ve yönde değişmez. Zamanla uyumsuzluklar başlar ve giderek bunlar artar. Eğer bu uyumsuzluklar çok şiddetli hale gelirse, orada en güçlü devletin temel ilkeleri ve normları sarsması gibi devrimsel bir değişimin yaşanması kaçınılmazdır. Bkz. John Gerard RUGGIE: “International Regimes, Transactions, and Change: Embedded Liberalism in the Postwar Economic Order”, International Organization, C. 36, S. 2, (İlkbahar 1982), s. 380; Stephen D. KRASNER: “Regimes and the Limits of Realism: Regimes as Autonomous Variables”, International Organization, C. 36, S. 2, (İlkbahar 1982), ss. 499-500.

[2] Çınar ÖZEN: “Dünya Düzeni ve Gelişmekte Olan Ülkeler”, Ekonomik Yaklaşım, S. 52-53, (Güz 2004), ss. 193-195.

[3] Çınar ÖZEN: “Liberalizmden Neoliberalizme Güç Olgusu ve Sistemik Bağımlılık”, Uluslararası İlişkiler, C. 1, S. 4, (Kış 2004), ss. 76-78.

[4] Çınar ÖZEN: “Global Siyasal Sistem ve Türkiye Üzerine Bir Değerlendirme”, Doğu Batı, S. 24, (2003), s. 277-278.

[5] Çınar ÖZEN: “Dünya …”, ss. 196-197.

[6] Immanuel WALLERSTEIN: “Seattle, or the Limits of the Globalization Drive”, Commentary No. 30, Dec. 15, 1999, http://fbc.binghamton.edu/30en.htm, (erişim tarihi: 01.07.2008).

[7] Çınar ÖZEN: “Dünya…”, ss. 199.

[8] Chris BROWN ve Kirsten AINLEY: Uluslararası İlişkileri Anlamak, (Çev.) Arzu OYACIOĞLU, (İstanbul: Yayınodası, 2007), ss. 238-239.

[9] “Beyaz Saray’da Yerli Malı Pazarı Kurdu”, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/9015044.asp, (erişim tarihi: 06.07.2008).

[10] James H. MITTELMAN: The Future of Globalization, (Bangi: Penerbit Universiti Kebangsaan Malaysia, 1999), ss. 12-17.

[11] Nathan GARDELS: “Post-Globalization”, http://www.digitalnpq.org/archive/2008_spring/01_gardels. ht ml, (erişim tarihi: 02.07.2008).

[12] David HALE: “Brave New Economy”, http://online.wsj.com/public/article_print/SB120364005662584563. html, (erişim tarihi: 02.07.2008).


COMMENTS ARE OFF THIS POST

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın