ŞU ANDA OKUDUĞUNUZ İÇERİK

Yeni Türkiye’nin Yeni Gündemi: Orta Gelir Tuzağı...

Yeni Türkiye’nin Yeni Gündemi: Orta Gelir Tuzağı

Gelişmekte olan ekonomilerin on yılı aşkın bir süredir gösterdiği güçlü büyüme trendi bu ülkelerin kişi başına düşen milli gelirlerinin gelişmiş ekonomilerin düzeyine yaklaşmasını ve ekonomik merkez olmaları anlamında önemlerinin artmasını sağlamıştır. Ancak bu trend, özelliklerde orta gelir düzeyine ulaşmış ülkeler için, beraberinde aşılması gereken yeni engelleri getirmiştir. Geçtiğimiz on yıl içinde 28 yeni ülke orta gelirli ülke statüsüne ulaşırken (Dünya Bankası tarafından Atlas metodu kullanılarak belirlenen kişi başı gayri safi milli geliri 1.005-12.075 ABD Doları arasında olan ülkeler) aynı dönemde sadece 12 ülke yüksek gelir düzeyine ulaşmayı başarabilmiştir (kişi başı gayri safi milli geliri 12.076 ABD Dolarının üstünde olan ülkeler).

Orta gelir tuzağı kavramının geçtiğimiz birkaç yılda dünyanın ve Türkiye’nin gündemini sıkça işgal etmeye başladığını, ekonomi çevrelerinde Türkiye’nin orta gelir tuzağına düşme ihtimalinden söz edildiğini görüyoruz. Dünya Bankasının bu konuda yayınladığı raporları incelediğimizde Türkiye’nin 1960’dan beri orta gelir tuzağına düşmüş olduğu anlaşılmaktadır. 1960 ile 2000 yılları arasında satın alma gücüne göre kişi başına milli geliri ABD’nin yaklaşık %20’si düzeyinde seyreden Türkiye’nin orta gelir tuzağına tipik bir örnek oluşturmaktadır.

Ülkelerde kişi başına düşen milli geliri veri alan ve ağırlıklı olarak Satınalma Gücü Paritesi’ne göre kişi başına düşen milli geliri dolar cinsinden ölçen orta gelir tuzağı kavramı, bir ülkenin belli bir gelir seviyesinde içine girdiği kısır döngüye işaret etmektedir. Gelir tuzağına düşmüş ülkeler, çok uzun sure bu seviyede kalmakta ve bir üst düzeye geçememektedirler.

Orta gelir tuzağını şu şekilde açıklayabiliriz: Düşük gelir sahibi ülkeler düşük teknoloji ve emek yoğun üretim faktörleriyle ürettikleri ucuz maliyetli ürünlerini, düşük maliyetten kaynaklanan fiyat avantajlarını kullanarak ulusal ve uluslararası piyasalarda pazarlayabilirler ve gelişmiş ekonomilerle rekabet edebilirler. Emek ve sermaye, verimliliği düşük olan tarım sektöründen daha yüksek verimliliğe sahip imalat sanayi sektörüne kaymaya başlar. Bununla birlikte ekonominin üretim ve gelir düzeyi artar. Ancak ülkenin orta gelir düzeyine ulaşmasıyla birlikte tarımda eksik istihdam giderek azalır, sanayi sektöründe ücretler artmaya başlar ve artan maliyetler neticesinde ekonominin rekabet gücü azalır ve ülke gelir düzeyini artıramaz hale gelir. Yani ülke orta gelir tuzağına düşmüş olur. Bu noktadan sonra artık büyümenin kaynağı sermayenin yeni yatırımları değil, üretkenliğin artırılmasıdır. Üretkenliğin arttırılması ise nüfusun eğitim düzeyinin artırılması, inovasyon ve Ar-Ge yatırımlarıyla mümkün hale gelmektedir.

Dünya Bankası tarafından yayınlanan  “Çin 2030 Modern, Uyumlu ve Yaratıcı Bir Toplumun İnşası” adlı raporda, 1960 yılı verilerine göre orta gelir düzeyine sahip olduğu varsayılan 101 ülke arasından 2008 yılı itibariyle yüksek gelir düzeyine geçebilen sadece 13 ülke bulunmaktadır. Dünya Bankası’nın orta gelir tanımına göre 1960 yılında ABD kişi başına gelirinin %5,5’i ile %44’ü arasında bir gelire sahipken 2008 yılında bunu %45 ve üzerine çıkarmayı başaran bu ülkeler Ekvator Ginesi, Hong Kong, İrlanda, İsrail, İspanya, Japonya, Kore, Mauritius, Portekiz, Porto Riko, Singapur, Tayvan ve Yunanistan’dır. Orta Doğu ve Latin Amerika’da yer alan pek çok ülke ise 1960 yılı itibariyle orta gelir düzeyine ulaşmalarına rağmen gerekli dönüşümleri gerçekleştirememeleri nedeniyle 50 yılı aşkın süredir orta gelir düzeyinde bulunmaktadırlar. Latin Amerika ülkelerinin tecrübeleri, ülkelerin sadece piyasa ekonomisine dayanarak büyüyemeyeceğini, buna ek olarak eğitim, teknoloji, hukuk ve kurumsal alt yapı konusunda da makro düzeyde stratejiler oluşturulması gerektiğini göstermektedir.

Latin Amerika ülkeleriyle karşılaştırdığımızda Asya’nın yeni sanayileşmiş ülkelerinin (Hong Kong, Güney Kore, Singapur, Tayvan) daha kısa sürede yüksek gelir düzeyine ulaştığını görüyoruz. Latin Amerika ve Asya ülkeleri arasındaki bu çelişki orta gelir düzeyine yeni ulaşan ülkeler için iyi bir örnek teşkil edebilir. Asya ülkelerinin deneyimi orta gelir tuzağından kurtulmak için yüksek katma değerli üretimin yanı sıra ürün farklılaştırması yoluyla yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Ayrıca bu iki model arasındaki farklılık ekonomik dönüşümü kolaylaştırması açısından tamamlayıcı politikaların önemini ortaya koymaktadır.

Güney Kore bu açıdan önemli bir örnektir. 1960’lı yıllarda başlayan 5 yıllık ekonomik planlar başarıyla ilerledikçe, Güney Kore’nin üretim politikalarında önce hafif sanayi malları, ardından demir ve çelik sektörü hedeflenmiştir. Bunu gemi yapımı ve ağır iş makineleri ve daha sonra elektronik ve bilgi teknolojileri takip etmiştir. Bu üretim aşamaları boyunca Güney Kore bu sektörlerin ihtiyaçlarını karşılayacak tamamlayıcı politikaları da uygulamaya koymuştur. Somutlaştırmak gerekirse, örneğin hafif sanayi aşamasında eğitim alanında öncelikle temel eğitime ağırlık verilmiş ve orta öğretime yatırım yaparak ağır sanayinin ihtiyaç duyacağı teknik eğitim sağlanmıştır. Bunu elektronik ve bilgi teknolojileri sektörünün ihtiyaç duyacağı yüksek öğretime verilen ağırlık takip etmiştir. Tamamlayıcı politikalarla ilgili benzer bir süreç de finansman alanında görülmüştür. Kredilerin hedef sektörlere yönlendirilmesi, girişim sermayelerinin desteklenmesi ve Ar-Ge ile ilgili teşvikler bu politikalardan bazılarıdır. Güney Kore örneği üretkenliğin desteklenmesi ve uygun tamamlayıcı politikaların, uygulanmasının orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine çıkmakta ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

Türkiye, 2001 yılında yaşadığı ekonomik krizinden sonra uygulamaya koyduğu güçlü ekonomiye geçiş programıyla ciddi bir ekonomik başarı yakalamış durumdadır. Ancak geçtiğimiz 10 yılda gerçekleştirilen yüksek büyümenin bundan sonra da sürdürülebilmesinde izlenen ekonomik politikaların artık yetersiz kaldığını kabul etmek gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz 2013 yılında gerçekleşen büyüme rakamları ve gelecek iki yılda hedeflenen büyüme rakamlarının kişi başına düşen milli gelirimizi bir üst seviyeye taşıyamayacağı, hızlı büyüme performansımızın düştüğü açıkça görülmektedir. Bu nedenle hali hazırda yakalandığımız orta gelir tuzağından kısa vadede kurtulmamızın mümkün olmadı, hatta uzun yıllar boyunca orta gelir seviyesinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz görülmelidir.

O halde orta gelir tuzağına düşmemek için ülke olarak yapmamız gerekenler nelerdir? Bu sorunla karşı karşıya olan ekonomiler için tek bir çözüm yolu sunmak tabiki mümkün değil. Her ülkenin kendine has politik, ekonomik, kültürel farklılıkları bulunmakta ve sahip olduğu bu özellikleri doğal olarak ekonomik gelişimini de etkilemektedir. Ancak yinede farklılıklara rağmen yerine getirilmesi gereken bazı ortak hususlar bulunmaktadır.

Öncelikle sağlıklı ve hızlı bir ekonomik kalkınma için diğer ülke tecrübelerinin göz ardı edilmemesi ve iyi analiz edilmesi, ülkemizin kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir strateji ve plan oluşturulması gerekmektedir.

Yatırımların finansmanın sağlanması amacıyla tasarruf oranımızı artırmamız gerektiği artık herkesin malumudur. Türkiye’de tasarruflarla yatırımlar arasındaki fark giderek açılıyor ancak bu farkın kapanmasında bireysel emeklilik sisteminde yapılan yeni düzenlemenin bir nebze de olsa faydası olduğu görülmektedir. Ancak bu yönde atılması gereken daha pek çok adım bulunmaktadır.

İmalat sanayinde çok önemli bir konu olan ürün ve pazar farklılaştırması konusunda oldukça iyi durumda bulunuyoruz. Ancak ürettiğimiz katma değer maalesef gittikçe düşüyor. McKinsy tarafından yapılan bir araştırmada (Manufacturing the Future: The Next Era of Global Growth and Innovation, McKinsey, 2012) üretilen katma değer açısından 1980’de liste dışında olan Türkiye dünyada 1990’da 13’üncü, 2000 yılında ise 15’nci iken 2010 yılında tekrar liste dışına çıkmış bulunuyor. Araştırma Türkiye’nin hızlı büyüme kaydettiği son on yılda ürettiği katma değere ilişkin payını artıramadığını gösterdiği gibi mevcut payını da koruyamamış olduğunu ortaya koymaktadır.

Neticede Türkiye’nin orta gelir düzeyinden kurtulmak için önünde atması gereken pek çok adım olduğunu görüyoruz. Artık sürdürülebilir büyüme mazeretiyle adımlarımızı küçük atarak on yıllardır içinde bulunduğumuz orta gelir düzeyinden kurtulmanın mümkün olmadığını görmeli ve ülke olarak gelişmiş ülkelerle olan farkı kapatabilmek için biran önce koşmaya başlamalıyız. Zira onlar da yerinde durmuyor.

Yazar: Taylan Altınpınar

E-mail: altinpinar.taylan@gmail.com

 


E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

INSTAGRAM
Bizi Tanıyın